Home

Antik Yunan Tarihi Kronolojisi

Leave a comment

Açıkçası uzun zamandır, hem kendime hem ilgililere kaynak olması açısından bir Antik Yunan Tarihi Kronolojisi oluşturmak istiyordum. Özellikle Coursera desteğiyle Wesleyan Üniversitesi’nden online olarak aldığım ‘The Ancient Greeks’ eğitiminden sonra bu isteğim pekişti. Fakat, bunu bir liste olarak mı yoksa düz yazı şeklinde mi yayımlasam diye düşünüyordum. Ardından www.ancient-greece.org adresindeki ‘Greece Timeline’ bölümünü Türkçeleştirip, bunu düzyazıya dökerek paylaşmaya karar verdim.

Antik Yunan Tarihi, çağlardan beri her medeniyetten insanın ilgisini çekmiş, birçok Avrupa ulusunu etkileyip, örnek olmuştur. Günümüzde, hala bu medeniyet üzerine kitaplar yazılmakta, filmler çekilmektedir. ‘300’ isimli film, Kral Leonidas’ı iyice tanıtmış ve bu medeniyete olan ilgiyi arttırmıştır. Peki, Antik Yunan Medeniyeti nasıl başladı ve nasıl son buldu ? Bu kronoloji çalışmasında sizlere sırayla, olaylarda fazla detaya girmeden Antik Yunan Medeniyeti’ni anlatmaya çalışacağım.

M.Ö. 8000 – M.Ö. 1300 : Mezolitik Çağ’dan Truva Savaşı’na

Yunanistan’da en eski çağlara ait ilk kanıtlar, Orta Taş Çağı olarak bilinen Mezolitik Çağ içerisinde, M.Ö. 7250 yıllarına ait Argolid Bölgesi’ndeki Franchthi Mağarası’nda bulunmuştur.

Franchthi Cave- Argolid, Greece

Franchthi Cave- Argolid, Greece

M.Ö.7000 yıllarında, üretim ve deniz ulaşımına dair başlangıçlar olduğu, bir anlamda ekonominin canlandığı görülmektedir.

M.Ö. 7000 – M.Ö. 3000 yılları yani Neolitik Çağ ( Cilalı Taş Devri )  içerisinde Yunanistan’da hareketlenmeler gözlenmiştir.

M.Ö.5700 yıllarında Sesklo bölgesinde, Megaron Kompleksi yapılmıştır. Bugün kalıntıları görülebilmektedir.

M.Ö. 3400 yıllarında Dimini bölgesinde, erken istihkam kanıtları mevcuttur. M.Ö.3000 yıllarında, Girit’te Messara Tholoi ve Vasiliki, Myrtos yapıları, Lerna’da Tiles yapısı dikkat çekmektedir. Erken Bronz Çağı içerisinde, M.Ö. 3000-M.Ö. 2000 yıllarına bakacak olursak 3 periyod görmüş oluruz. Bunlar, Minos Saray Öncesi Dönemi ( M.Ö.3000-M.Ö.2600 ), Erken Kikladik Çağı ( M.Ö.3200-M.Ö.2000 ), Erken Helladik Çağı ( M.Ö.3000 – M.Ö. 2000 ).

M.Ö.2000 yıllarında, Minos yerleşimlerinin yıkımı ile karşılaşıyoruz. M.Ö.1700-M.Ö.1400 yıllarında, Minos Yeni Saray Dönemi ile karşılaşıyoruz. M.Ö.1700 yıllarında, Minos Sarayları’nın yıkımı, Akrotiri-Thera’da yerleşimlere rastlamakla birlikte, Miken ( Mycenae ) ‘de Circle B tipi olarak adlandırılan mezarlarla karşılaşıyoruz.Bu mezarlar içerisinde çok sayıda maske, kılıç bulunmuştur.  M.Ö.1627 yılında ise Thera Yanardağı’nda büyük bir patlama gerçekleşmiştir.

Grave Circle B Mycenae

Grave Circle B Mycenae

M.Ö. 1600 yıllarında Yunanistan Geç Bronz Çağı’na ya da bir diğer bilinen ismiyle ‘Heroic Age’ yani Kahramanlık Çağı’na girmiştir. Bu çağ içerisinde gene Circle B tip mezarlarla birlikte, Argonautlar, Heracles ve Oedipus Efsaneleri’ne rastlıyoruz ki büyük ihtimalle bu kahramanlardan dolayı bu çağ böyle isimlendirilmiştir. M.Ö. 1550 yılında gene Miken’de Tholos tip mezarlara rastlıyoruz.

M.Ö.1450 yıllarında Yunanistan’da Linear B Yazısı kullanılmaktadır. M.Ö. 1400 yıllarında ise Minos Saray Sonrası Dönemi başlamakta ve gene bu dönem içerisinde Miken Kültürü Dönemi boy göstermektedir. Bulunan kanıtlar, M.Ö.1400 yıllarında Miken ( Mycenae ) Sarayları’nın yapıldığını ve Miken Ticareti’nin geliştiğini göstermektedir. M.Ö. 1370 yılında,Girit’te ünlü Knossos Sarayı yıkılmıştır. Bununla birlikte Minos Dönemi’de sona ermiştir diyebiliriz.

M.Ö. 1300 yıllarında, ‘sea people’ yani Deniz İnsanları’nın Doğu Akdeniz’e ilerlediği görülmüştür. Böylece Miken Kültürü Dönemi’de başlamıştır.

M.Ö.1250 yılında ( bazı araştırmalara göre M.Ö.1210 ) ise destanlara, kitaplara, sinemaya konu olan, mimariyi dahi etkileyen ünlü Truva Savaşı gerçekleşmiştir.Kahramanlık Çağı’nın M.Ö. 1100 yılında bittiğini düşünürekten, Hector, Achilles, Agamemnon, Odysseus, Aias gibi önemli figürlerin bu çağ içinde kalması şaşırtıcı değildir.

M.Ö. 1200 – M.Ö 594 : Son Miken Dönemi’nden Solon Yasaları’na

Truva Savaşı’nı takiben, M.Ö. 1200 yıllarında Miken Sarayları’nın yıkıldığı, Dor kavmi akınlarının başladığı ve Deniz İnsanları’nın Doğu Akdeniz’e doğru iyice ilerlediği görümektedir. Bu tarihten sonra Antik Yunan Tarihi’ne dair daha iyi  bildiğimiz şehirler, karakterler ortaya çıkmaya başlamıştır.

M.Ö.1100-M.Ö 700 yılları arasında Yunanistan’ın ünlü Karanlık Dönemi başlamıştır. Bu dönem içerisinde nüfus azalmış, önemli yerleşimler yıkılmış, insanlar küçük topluluklar halinde yaşamaya başlamıştır. Yazılı bir kayıt bırakılmamıştır, dolayısıyla kronolojide boşluklar ortaya çıkmıştır. M.Ö.1100 yılında Miletus şehri yıkılmış ve orada tekrar iskan başlamıştır. M.Ö.1000 yılında Miken Uygarlığı son bulmuştur.

M.Ö.900-M.Ö.700 yıllarında Geometrik Periyod başlamıştır. M.Ö.776 yılında İlk Olimpik Oyunlar’a rastlıyoruz ve M.Ö. 750 yıllarında Antik Yunan Tarihi Karanlık Dönem’den çıkmaya başlamış, Yunan Alfabesi gelişmiş, Yunan Kolonileri Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleşmiş ayrıca ünlü ozan Homeros şiirlerinin de kaydı gerçekleşmiştir.

Homeros

Homeros

Ve ismi tanıdık gelecek olan şehir devletleri varlıklarını ortaya koymaya başlamışlardır. M.Ö.730 yılında Sparta’nın Messenia’yı işgali, Birinci Messenia Savaşı gerçekleşmiştir. Naxos ve Syracuse şehirleri bu dönemde kurulmaya başlamıştır.

Arkaik Dönem olarak da bilinen M.Ö.700-M.Ö.480 yılları arasında tanıdık isimler görmeye başlıyoruz. M.Ö.650 yıllarında erken dönem lirik şiirlere rastlamaktayız. M.Ö.640 yılında Sparta’nın Messenia’yı tekrar işgali sonucu, İkinci Messenia Savaşı ortaya çıkmıştır.

M.Ö.630 yılında ünlü kadın lirik şairi Sappho, Lesbos ( Midilli ) adasında doğmuştur. M.Ö.625 yılında bir başka önemli isim Thales, Miletos’da doğmuştur.

Arkaik Dönem içerisinde, Atina, Sparta, Korint, Thebes, Syracuse, Miletos, Halicarnassus gibi önemli merkezler ortaya çıkmıştır. M.Ö. 594 yılında, gene Arkaik dönem içerisinde, fakat incelendiğinde başlı başına bir devrim olan Solon Yasaları ile demokrasinin ilk adımları atılmıştır. Burada biraz konuyu açmak istiyorum. Solon, Atinalı bir devlet adamı ve şairdir. Attika Bölgesi’ndeki tarım kriziyle ilgili olarak idarede görev almıştır. Solon, asillerin etkisini azaltmak için vatandaşlığı dört sınıfa bölmüş, ölçü birimlerini standartlaştırmış, borçlunun borçlu olduğu kişiye ödeme yapmaması sonucu borçluyu köle yapan yasayı kaldırmıştır. Zeytinyağı’ndan başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini önlemiştir. Ölülerin ve dirilerin arkasından kötü konuşulmasını yasaklamıştır.

Solon

Solon

M.Ö.569 – M.Ö. 429 : Solon Reformları’nın Ardından, Perikles Dönemi’ne

Antik Yunan Tarihi’nde, Solon Reformları büyük öneme sahiptir. Kronolojik olarak gelişmelere baktığımızda bu reformların önemi tarih boyunca görülmektedir.

M.Ö.569 yılında Samos Adası’nda filozof, matematikçi  Pythagoras ( Pisagor )doğmuştur. M.Ö.546 yılında Peisistratos Atina Tiranı olmuştur. Anne tarafından Solon ile akraba olan Peisistratos, Atina’nın Antik Yunan Tarihi içerisinde önemli bir şehir olmasına önayak olmuştur. M.Ö.527 yılında Peisistratos ölmüş, yerine oğulları tiran olmuştur.. M.Ö.525 yılında Atina’da kırmızı figür çömlekçilik gelişmiştir.

Red Figure Pottery

Red Figure Pottery

M.Ö.510 yılında Alcmaeonidae ailesi bir yükseliş göstermekte ve Spartalılar ile birlikte Atina’da Tiranlık dönemini sonlandırmışlardır. Böylelikle Atina’da Demokrasi’ye net bir başlangıç yapılmıştır. Cleisthenes, Pericles ve Alcibiades gibi Antik Yunan Tarihi’nin önemli isimleri Alcmaeonidae ailesindedir.

M.Ö.508 yılında Alcmaeonidae ailesinden Kleisthenes’in Reformları ön plana çıkmıştır ve demokratik bir yapı oluşmaya başlamıştır.

M.Ö.500 yılından sonra Antik Yunan Tarihi içerisinde Persliler’i çok sık duymaya başlarız. M.Ö.499 yılındaki Ion Ayaklanması’nın ardından, M.Ö.494 yılında Persliler bu ayaklanmayı bastırmıştır. M.Ö.497-M.Ö.479 yılları arasında Pers-Yunan Savaşları başlar. M.Ö.490 yılında Marathon Savaşı gerçekleşir, bu savaşta Atinalılar, Darius’un Pers Ordusu’nu yenerler.

M.Ö.483 yılında, Atina’da gümüş madenleri işlenmeye başlanmış ve gene bu yıllarda Atina Donanması ilerleme göstermiştir.M.Ö.482 yılında Atinalı devlet adamı ve komutan Aristides sürgün edilmiştir.

M.Ö.480-M.Ö.323 yılları arasında Antik Yunan Tarihi’nde Klasik Periyod olarak geçmektedir. M.Ö.480 yılında ünlü Thermopylae Savaşı gerçekleşmiştir. Thermopylae Savaşı, günümüz popüler kültürüne ‘300’ isimli çizgiroman ve sinema filmiyle girmiştir. Sparta Kralı Leonidas’ın 300 asker ile Thermopylae geçidinde, Pers Kralı Xerxes’e gösterdiği direniş bu savaşın simgesi olmuştur. Bu savaşın ardından Persliler Yunanistan’ın içlerine ilerlemiş, Acropolis’i yakmışlardır. Ardından Salamis Deniz Savaşı’nda, Atinalılar Persliler’i yenmişlerdir.

Leonidas Statue- Thermopylae, 2mi3

Leonidas Statue- Thermopylae, 2mi3

M.Ö.479 yılında Plataea Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaştan da Atinalılar galip ayrılmışlardır.  M.Ö. 477 yılında Atina liderliğinde Delos Birliği kurulmuştur.

M.Ö.465 yılında, Lakonia bölgesinde bir deprem meydana gelmiştir. Gene bu yılda, Sparta içerisinde Messenia’da Helotlar isyan çıkarmıştır. Helotlar, Sparta içerisinde özgür olmayan halktır. Bazı kaynaklara göre ise, özgür ve köle halk arasında kalmış bir kesimdir.

M.Ö.461-M.Ö.445 yılları arasında Atina ile Sparta arasında Peloponez ( Peloponnesos ) Savaşları gerçekleşmiştir.

M.Ö.460 yılında Atina’da Perikles döneminin başlamasıyla, Atina altın çağını yaşamaya başlamıştır.

Pericles

Pericles

M.Ö.458 yılında, Aeschylus  ‘Oresteia’ isimli eserini yazar. M.Ö.454 yılında Delos Birliği Hazinesi, Delos’tan Atina’ya getirilir. M.Ö.450 yılında Sofist Protagoras Atina’ya gelir. M.Ö.449 yılında Acropolis, Parthenon ve diğer önemli yapıların inşaası başlar.Sophocles ‘Aias’ isimli eserini yazar. M.Ö.446 yılında Atina ile Sparta arasında 30 yıllık barış antlaşması imzalanır. M.Ö.441 yılında Sophocles ‘Antigone’ isimli eserini yazar. Görüldüğü gibi Perikles döneminde Atina adına önemli gelişmeler olmuş, ve Antik Çağ Edebiyatı’nın birçok önemli eseri bu dönemde yazılmıştır.

M.Ö.431 yılında, Sparta ile Atina arası antlaşma bozulmuş ve İkinci Peloponez Savaşı başlamıştır. Gene bu tarih içerisinde Euripides ‘Medea’yı yazmıştır.

M.Ö.430 yılında Atina’da veba salgını ve M.Ö.429 yılında Perikles’in ölümü gerçekleşmiştir.

M.Ö.421-M.Ö.336 : Nicias Barışı’ndan Büyük İskender Dönemi’ne

M.Ö.421 yılında, Peloponez Savaşı’ndan zararlı çıkan iki taraf ( Sparta-Atina ) arasında Nicias Barışı imzalanmıştır. M.Ö.420 yılında Acropolis’te bulunan ünlü Athena Nike Tapınağı inşaa edilmiştir. M.Ö.418 yılında Atina ile Sparta arasındaki düşmanlık devam etmekle birlikte, Spartalılar Atina’yı Mantinea‘da yenmiştir. M.Ö.416 yılında Melos, Atina tarafından talan edilmiştir.M.Ö.415 yılında Atina, Syracuse’yi keşfetmiştir. Gene aynı yıl içerisinde Alcibiades, Sparta’ya karşı gelmiştir.

M.Ö.413 yılında, Syracuse Atina’yı yenmiştir. M.Ö.411 yılında ise Aristophanes, ünlü eseri ‘Lysistrata’yı yazar. Sparta ile Atina arası gerginlik, M.Ö.404 yılında, Atina’nın teslim olmasıyla son bulup, Atina’da 30 Tiran dönemi başlamıştır. Fakat M.Ö.403 yılında, Atina’da tekrar Demokrasi başlamıştır.

M.Ö.399 yılında, ünlü filozof Sokrates, gençleri yoldan çıkardığı gerekçesiyle yargılanıp, infaz edilmiştir. M.Ö.380 yılında Platon, Atina Akademisi’ni kurmuştur.

Socrates, Sentenced To Death

Socrates, Sentenced To Death

M.Ö.371 yılında Sparta ile Thebes arasındaki savaşta, Thebes Sparta’yı Leuctra’da yenmiştir. M.Ö.362 yılında, Thebes Sparta’yı Mantinea’da yenmiştir.

Kronolojimizde, tarih yavaş yavaş Büyük İskender Dönemi’ne yaklaşmaktadır. M.Ö.359 yılında, II.Philip Makedonya Kralı olmuştur. M.Ö.338 yılında, Makedonya Ordusu, Atina ve müteffiklerini yenmiştir ve ardından Corinth Birliği kurulmuştur. M.Ö.336 yılında, II.Philip suikaste uğrayarak, genç kral Alexander ( Büyük İskender)  tahta çıkmıştır.

M.Ö.335-M.Ö.323 : Büyük İskender Dönemi

Şüphesizdir ki Büyük İskender Dönemi, Antik Yunanistan için bir dönüm noktasıdır. Büyük İskender, ulusları, dinleri, kültürleri birleştirerek tek bir imparatorluk altında dönemin Yunanistan sınırlarını Hindistan’a kadar ulaştırmıştır. Büyük İskender, Pers İmparatorluğu’nu bitirmeyi, atalarının intikamını almak istemiştir.

Alexander The Great

Alexander The Great

M.Ö.335 yılında, ünlü filozof Aristotales Atina’da Lyceum‘u kurmuştur. M.Ö.334 yılında, Büyük İskender çıktığı seferde, Pers Ordusu’nu Granicus Nehri çevresinde yenmiştir. M.Ö.333 yılında Büyük İskender, Issus’da Pers Ordusu’nu yenmiştir. M.Ö.332 yılında Tyre, Büyük İskender’e teslim olmuştur. M.Ö. 331 yılında, Büyük İskender Mısır’ı kuşatmış ve İskenderiye ( Alexandria ) şehrini kurmuştur. Gene aynı yıl içerisinde Gaugamela Savaşı’nda Persleri yenmiştir.

M.Ö.329 yılında, Büyük İskender Baktria’ya ( Afganistan ) ulaşmıştır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, Afganistan’da İskender’in kayıp kabilesi olarak adlandırılan, Afgan insanının fiziksel özelliklerinin dışında bir halkın mevcut olduğu görülmektedir. M.Ö. 327 yılında Büyük İskender, Baktria Prensesi Roxanne ile evlenmiştir. M.Ö.326 yılında, Büyük İskender Hindistan sınırına ulaşmıştır. M.Ö.323 yılında Büyük İskender vefat etmiştir.

Büyük İskender’in ölümüyle birlikte M.Ö. 323 yılında, M.Ö.146 yılına kadar sürecek olan Hellenistik Dönem başlamıştır.

M.Ö.322-M.Ö.30 : Aristotales’in Ölümü’nden, Antik Yunan Dönemi’nin Sonu’na

Büyük İskender Dönemi’nin ardından, sınırları oldukça genişleyen Yunan İmparatorluğu’nda kontrol zorlaşmış, Büyük İskender’in bir varisi olmaması nedeniyle, imparatorluk önemli aileler tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır.

M.Ö.322 yılında ünlü filozof Aristotales ölmüştür. M.Ö.310 yılında Stoacı Zeno, Atina’da bir okul açmıştır. M.Ö.307 yılında, Stoacı Epicuros, Atina’da bir okul açmıştır. M.Ö.300 yılında I.Ptolemy İskenderiye Kütüphanesi’ni açmıştır.

M.Ö.287 yılında, ‘Eureka’ diye bağırmasıyla ünlenen bilim adamı Archimedes ( Arşimet ) , Syracuse’de doğmuştur. M.Ö.284 yılında Akha Birliği kurulmuştur.

M.Ö.279 yılında, Galyalılar ( Gaul ), Yunanistan’ı işgal etmiştir.  M.Ö.238 yılında, I.Attalos Galyalılar’ı yenmiştir. Günümüzde büyük bir öneme sahip olan ‘Dying Gaul’ yani ‘Ölen Galyalı’ heykeli, Attalos’un zaferini anlatan eserlerden biridir.

Dying Gaul

Dying Gaul

Bu yıllarda gelişen uygarlıklar karşısında zayıflayan bir Yunanistan görmeye başlıyoruz kronolojimizde. Önce Galyalılar’ın işgali ve ardından Romalılar sahneye çıkıyor.

M.Ö.214 yılında, Roma ile Yunanistan arasında I.Makedonya Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaş sonunda Roma, V.Philip’i yenmiştir. M.Ö.200 yılında, İkinci Makedonya Savaşı gerçekleşmiş, ve bu savaşta Cynoscephale’de Romalı Flamininus’un zaferi gerçekleşmiştir.

M.Ö.172 yılında Üçüncü Makedonya Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaşta Romalı Lucius Aemelius Paulus, Makedon Perseus’u Pydna’da yenmiştir. Bu savaşın ardından Makedonya Bölgesi 4 cumhuriyete bölünmüştür.

M.Ö.146 yılında, Romalılar Yunanistan’ı işgal etmiştir. Mummius Achaius, Corinth’i yağmalamış ve Akha Birliği’ni bitirmiştir. Bu yılla birlikte Geç Hellenistik Dönem ya da diğer bilinen adıyla Greko-Romen Dönemi başlamıştır.

M.Ö.86 yılında, Sulla önderliğindeki Romalılar Atina’yı yağmalamıştır.

M.Ö.31 yılında, Aktion Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaşta, daha sonradan Augustus ismiyle Roma İmparatoru olacak olan Octavian, Marcus Antonius ve Kleopatra’yı yenmiştir.

M.Ö.30 yılında Kleopatra ölmüştür. Bu yılla birlikte Antik Yunan Dönemi sona ermiş ve Roma İmparatorluğu tarih sahnesinde önemli bir konuma gelmiştir.

Antik Yunan Tarihi Kronolojisi’nin Sonuna Gelirken :

M.Ö.8000 yılından M.Ö.30 yılına kadar geçen 7970 senenin önemli olaylarını  özetlemeye çalıştım. Tabii ki bu kronolojideki boşluklar, yeni araştırmalarla, arkeolojik kazılarla doldurulacaktır. Bahsettiğim gibi, henüz çözülmemiş ‘Karanlık Çağ’ ( M.Ö.1100-M.Ö.700 )  adında bir dönem söz konusu. M.Ö.1200yılından önceki dönemlere ancak kazılar yardımıyla ulaşabiliyoruz.

Amacım, hem kendime hem ilgilenen arkadaşlara, olayların tarih akış sırasını görmelerinde bir kaynak sağlamak ; bir müzeyi gezerken, bir tarih araştırmasını okurken, inceledikleri eserlerin öncesini bilerek neden etkilenmiş olabileceğini ve sonrasını bilerek  neleri etkilediğini görmelerine yardımcı olmaktır.

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça : http://www.ancient-greece.org/resources/timeline.html

Topal Tanrı’ya Tapınak : Hephaisteion

Leave a comment

…Topal olduğu kesindi. Ama çirkin olduğu için mi, yoksa babasına karşı annesine savunduğu için mi … Bilemiyoruz.

Tanrı kavramı çağlar geçtikçe mükemmelliğe doğru erişirken, Olympos’un 12 Tanrısı arasında öyle biri vardı ki, hem çirkin hem topal : Hephaistos ( Hφαιστος ). Fakat bu iki özelliğine rağmen, 12ler arasında en sevilenlerden biri diyebiliriz kendisine. Ateşin, demirciliğin, taş işçiliğinin, heykelciliğin tanrısı… Her önemli mitolojik olayda karşınıza illa ki bir kere çıkar Hephaistos. Achilles’in zırhını o yapmıştır, Hermes’in başlığını, Medusa’nın kesik başını ünlü zırh Aegis’e o işlemiştir, Olympos’taki tüm tahtları o yapmıştır.

Hephaistos

Hephaistos

Hephaistos’un doğumuna ilişkin farklı anlatılar mevcut. Homeros’a göre Zeus ve Hera’nın oğludur. Hesiodos’a göre, Hera’nın kıskançlığının bir sonucudur. Bu iki anlatımı takiben farklı hikayeler ortaya çıkmaya başlamıştır ki, kafalar zaten orada karışmaya başlıyor. Bir efsaneye göre, Zeus ile Hera’nın kavga ettiği bir anda annesinin tarafını tutan Hephaistos, Zeus’un hışmına uğrar ve Zeus onu Olympos’tan aşağı fırlatır, düşmesiyle birlikte bacağı sakatlanır ve topal kalır. Bir başka efsanede, Hera, Zeus’un Athena’yı herhangi bir cinsel ilişki olmadan başından doğurması üzerine, kıskançlık krizine girip, Hephaistos’u babasız doğurmuştur. Hephaistos’un çirkinliğini gören Hera, Hephaistos’u Olympos’tan aşağı atmış ve okyanusa düşen bebeği Thetis ( Achilles’in annesi ) büyütmüştür. Bu farklı anlatımında doğurduğu başka mitolojik sonuçlar mevcuttur. Mesela, Hephaistos, Zeus’un kafasına balta ile vurarak Athena’nın doğmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, çizimlerde Hephaistos, Athena’dan daha yaşlı gösterilir. Yukarıda da belirttiğim gibi Hephaistos mitleri kafa karıştırıcıdır. Fakat her şekilde ortak olan, Olympos’tan aşağı atıldığı, topal kaldığı ve çirkin olduğudur.

Böyle bir zanaat ustası Tanrı’nın olması ve adına bir tapınak olmaması şaşırtıcı olurdu. Atina’da Thessio isimli bölgede bulunan, Agora arkeolojik alanında, günümüze kadar nerdeyse hiç bozulmamış bir Hephaistos tapınağı bulunmaktadır. Belki de, antik tapınakların nasıl olduğuna dair bize en net görüntüyü veren yer burasıdır. Günümüze kadar sadece frizlerinin bir kısmı kırılıp kaybolmuş, onun haricinde bir tapınağın iç odasının, çatısının, giriş kısımlarının nasıl olduğunu çok iyi gösterir Hephaisteion.

Road to Hephaisteion, Ancient Agora -2mi3-

Road to Hephaisteion, Ancient Agora -2mi3-

Hephaisteion, Thissio -2mi3-

Hephaisteion, Thissio -2mi3-

Hephaisteion’un, kolon tipine bakıp Dor  uslübüyle yapıldığını anlayabilirsiniz. Tapınağın uzun tarafları 31,7 m olup 13 adet kolona ve kısa tarafları 13,7 m olup 6 kolona sahiptir. Kayıtlara göre, tapınağı iç ve dış tarafından çevreleyen frizler, Theseus’u, Heracles’in görevlerini, Centaurlar ve Lapithlerin savaşlarını, Erichthonios’un doğumunu, Thetis’i konu almaktadır. Günümüzde Centaurların Savaşı’nı anlatan frizler iyi denecek kadar korunmuş bir vaziyettedir.

Hephaistion, Centaur Frieze -2mi3-

Hephaistion, Centaur Frieze -2mi3-

Tapınak üzerindeki Theseus frizleri, ilk başta buranın ünlü mitolojik kahraman Theseus adına yapıldığını düşündürmüş. Hatta bölgeye, Thissio ( Θησείο ) denmesi bundan dolayıdır. Fakat Pausanias’ın günümüze ulaşan bilgisine göre, tapınak içerisinde Hephaistos ve Athena’nın heykelleri bulunuyordu. Heykellerin kaidesine ise Erichthonios’un doğumu işlenmiştir. Aslına bakılacak olunursa, tapınak, Athena ile Hephaistos’a adanmıştır. Yapımı Acropolis’teki Parthenon ile aynı yıllara gelmektedir. Fakat Parthenon’un şehrin hakimi Athena’ya ait olduğu düşünülürse, o dönem Hephaisteion’un yapımı ertelenmiş olabilir. Bazı kaynaklar ise bu tapınağın Parthenon’dan daha evvel yapıldığını söylemektedir. Fakat genel olarak bakılırsa, her ikiside Pericles döneminde yapılmıştır.

Statues of Athena and Hephaistos

Statues of Athena and Hephaistos

Tapınağa bugün Hephaistos Tapınağı denmesinin bir başka nedeni ise, bölgede yapılan kazılarda birçok Hephaistos’u ilgilendiren alanlarda ( demir işçiliği, taş işçiliği..) eserlerin bulunması, hatta bu eserlerin Hephaistos’a sunulmuş olduğudur. Genel olarak bölgenin bir Agora olduğunu düşünürsek ve içerisinde birçok zanaatkarın varlığı göz önünde bulundurulursa bu tapınak kuşkusuz Hephaistos’a ait olmaktadır.

Entrance to Hephaisteion, -2mi3-

Entrance to Hephaisteion, -2mi3-

Mitoloji’de, topal, çirkin hatta Olympos’tan atılmış ( sonradan geri alınıyor tabii ki ) olsa da, özellikle Atinalılar için önemlidir Hephaistos. Athena ile ismi sürekli anılır, çünkü mitolojik krallardan Erechtheus’un ( Ἐρεχθεύς ) ebeveynleridirler. Tabii, bu cümleden sonra aklınıza Athena’nın o zaman nasıl bakire bir Tanrıça olduğu sorusu düşebilir. Mitoloji’ye göre Hephaistos, Athena’yı arzulamaktadır. Fakat bakire Tanrıça için bu imkansız demektir. Günün birinde, Athena, Hephaistos’dan zırhını almak için geldiğinde, Hephaistos kendisine tecavüz etmeye kalkar. Athena, bu saldırıdan kurtulur fakat Hephaistos’un spermleri Athena’nın bacağına gelir ve bunun üzerine Athena bir bez ile siler ve aşağı atar. Toprağa düşen spermler’den Erechtheus doğar.

Agora’dan Acropolis’e doğru kafanızı kaldırdığınızda, Hephaistos’un aşağıdan Athena’ya baktığını, Athena’nın da hemen yanında bu garip ilişkinden doğan Erectheus’u görebilirsiniz. Tapınaklar sanki bu hikayedeki Hephaistos’un özlemini, Athena’nın gücünü ve Erechtheus’un tanrısal bir soydan geldiğini gösterircesine inşaa edilmiştir.

Tapınak, 7.yüzyılda kilise olarak kullanılmış. Hatta yukarıdaki fotoğraflarda, tapınağın içine girilen kapıların o dönemde kesildiği düşünülmektedir. Kilise olarak kullanılması, pagan döneme ait heykellerin yıkılmasına ve frizlerin bozulmasına sebep olsa da, bütün olarak binayı korumuş olması bizler için olumlu bir durumdur. Parthenon’un başına gelenler ( daha evvelki yazılarıma bakabilirsiniz, tapınak, kilise, camii olarak kullanılmış, cephanelik olarak kullanıldığı bir dönemde gerçekleşen patlama ile günümüzdeki halini almıştır ) , neyseki Hephaiteion’un başına gelmemiştir.

Hephaistion Ceiling, -2mi3-

Hephaistion Ceiling, -2mi3-

Tapınağın iç kısım ve kolonlar arasındaki tavan kısmı günümüze kadar korunmuştur. Tabii burada, herhangi bir düşmeye ve kırılmaya önlem almak amacıyla bir ağ kullanılmaktadır.

Daha evvel, Parthenon’dan bahsetmiştim, şimdi Hephaisteion’dan bahsettim. İlerleyen günlerde bir başka hikayesi olan Erectheion Tapınağı’ndan bahsedeceğim.

Yazımı bitirmeden önce, beni çok etkileyen, adeta zamanın izlerinin tapınak üzerinde ‘Hephaistos Topaldır’ diye bağırdığı bir detayı aşağıdaki fotoğrafla sizlerle paylaşmak isterim.

Hephaistos The Crippled  - 2mi3-

Hephaistos The Crippled – 2mi3-

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yeşim Minn ve Dimitri Daravanoglu

Kaynakça :

1-) Hesperia, The Sculptures of Hephaisteion,

2-) Object Report 3 : The Hephaisteion

3-) Pausanias Project

Nice, Cannes ve Monaco’da bir 2mi3

Leave a comment

8 Eylül 2013 tarihinde evlenerek hayatımda yepyeni bir dönem başlattım. Eh malum yaşım nerdeyse 30, üniversite, askerlik, iş derken evliliğin kapıları da yavaş yavaş açılmaya başlamıştı.

Doğal olarak, evliliği takiben gerçekleştirilen, İngilizce ‘Honeymoon’, birebir Türkçe çevirisiyle ‘Balayı‘ denilen periyoda girmiş bulunduk. Sırt çantalı, bol yürüyüşlü, antik kentli, müzeli gezileri seven bir çift olarak, seyahatimizin adının ‘Balayı’ olması bizi engellemedi tabii ki :)

Düğünden önce hazırlığı yapılan bir gezi olan ‘Balayı’ için birçok yer düşünmüştük fakat en son Nice, Cannes ve Monaco olarak bir Güney Fransa turu gerçekleştirmek istedik. Tur şirketlerinin sıkıcı gezi programları, 50 kişiyi bir otobüse bindirip, inin fotoğraf çekin hadi binin, inin yemek yiyin 20 dk mola gibi dumur edici durumlarından ötürü, hiç birine bağlı kalmaksızın biletlerimizi skyscanner.com’dan, otelimizi booking.com’dan ayarlayarak 10 Eylül 2013’ü beklemeye başladık.

Güney Fransa, Antik Roma ve Yunan Kültürü & Tarihi açısından pek uygun bir yer değil öncelikle. Biraz eşelemek lazım tarih kitaplarını ve gezi haritalarını. Eşeledikçe aslında tarihi açıdan köklü bir yer olduğu ortaya çıkıyor fakat kalıntılar açısından pek iştah kabartmıyor. Fakat mükemmel bir Avrupa Şehri deneyimi yaşıyorsunuz buraları gezmekle. Bloğuma, Antik Yunan ve Roma ile ilgili birşeyler okumak için girenler hemen burada terketmesin lütfen çünkü yazımın ilerleyen kısımlarında Cimiez antik kentini, Sainte Marguarite adasından bahsedeceğim :)

Nice : Cimiez, Matisse

Güney Fransa’nın en gözde mekanı, Promenade Des Anglais ile birlikte upuzun bir sahile sahip tam bir keyif mekanı diyebilirim Nice için. Şehir yaşam ve keyif için kurulmuş adeta.  Böyle bir denize ve doğaya sahip olup da ucundan kıyısından Yunanlar’la bir bağı olmaz mı derken, Nice’in İ.Ö. 350 yılında Yunanlılar tarafından, bölgedeki Liguryalılar’a karşı kazanılmış bir zafer sonrası kurulduğu ve şehire Zafer Tanrıçası Nikaia ( Nike ) ‘ ın adı verildiği teorisini öğreniyoruz.

Nikaia and Athena, Nice - 2mi3

Nikaia and Athena, Nice – 2mi3

- Nice, Nikaia Heykeli –

Nice, tarih içerisinde dönem dönem el değiştiren önemli bir liman kenti. Lombard istilalarına kadar, Cemenelum adıyla bilinen bir Roma kenti, Nice içerisinde bağımsız bir şehir olarak varlığını sürdürmüş. Bugün Nice içerisindeki en önemli antik kalıntılar da bu şehire ait. Tabii bu şehir şu an Cimiez olarak bilinmekte ve belki de daha çok ünlü ressam Henri Matisse ile anılmakta.

Cimiez ve Matisse’den bahsetmeden önce biraz Nice’i anlatmak isterim. Upuzun bir sahil düşünün, her noktasından denize girilebilen masmavi bir deniz. Yaşlı ama görkemli binalar ile deniz arasında palmiyelerle birlikte meşhur Promenade Des Anglais,  yani İngiliz Yolu. Bu yolun böyle adlandırılmasındaki etken 18. yüzyılda İngilizler tarafından projelendirilip yapılması.

Nice View

Nice, Promenade Des Angles

-Promenade Des Anglais, Nice-

Nice’in önemli bir Avrupa Kenti olmasındaki bir başka sebep ise sahip olduğu meydanlar. Belki okuyucular bana kızacak ama bir kere daha Taksim Meydanı’ndan ve İstiklal Caddesi’nden nefret ettiğimi anladım. Şöyle bir gerçek var ki, kentleri kent yapan meydanlardır. Meydanlar’ın büyüklüğü ve çokluğu o toplumdaki refah seviyesini hatta daha da ileri gidecek olursak demokrasi seviyesini gösterir. Bakıyoruz Nice haritasına ve birbirine 250 metre uzaklıkta büyük meydanlar görüyoruz. Place Massena, Place Garibaldi, Place Rossetti ve daha bir çoğu. Yeni yapı yok denecek kadar az, çünkü ihtiyaç duyulmamış. Yağmur yağıyor ve yollarda su birikmiyor, 15 dakika sonrasında hiç yağmamış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Gene Avrupa fetişizmimi ortaya çıkartıyorum, farkındayım ama olmaya çalışıp da olamadığımız sonrasında çamur attığımız yerler işte böyle yerler.

Her ‘Nasıldı ? ‘ diye soran arkadaşıma verdiğim cevabı buraya da yazmak isterim : İnsan doğası gereği, insanca yaşamın son derece mümkün olduğu bu şehirde bir hafta boyunca hiç bir gariplik hissetmedim, olması gereken bu çünkü. Ta ki Yeşilköy’e inip dolmuşlara binene kadar :)

Neyse, dönelim eşelediklerimden çıkardığım tarihi kısımlara.

Cimiez (Cemelenum) , Matisse  : Antik bir Roma Kenti, Modern bir Ressam

Güney Fransa gezisi öncesinde kafamdaki tek soru işareti, gezilebilecek antik kentlerdi. Malum, Türkiye, İtalya ve Yunanistan bu konuda son derece tatmin edici. Dubrovnik’te Orta Çağ’ı yaşabiliyorsunuz zerresine kadar. Fakat söz konusu Güney Fransa olunca sadece ismi var kitaplarda ama görüntü yok. Dolayısıyla rehber kitapçıkta ve şehir haritasında Cimiez’i görünce heyecanlandım.

Cimiez, büyük bir Arena’ya ( Amfitiyatro ) sahip. Kalıntıların geri kalanını hamamlar oluşturuyor. Günümüzde ise girişin ücretsiz olduğu binlerce zeytin ağacından oluşan bir park. Çocuk genç yaşlı hepsi burada piknik yapıyor ( mangallı değil ), kitap okuyor, spor yapıyor. Sessizlik ve temiz havanın bol olduğu bir nokta. Böyle bir park içerisinde Arkeoloji Müzesi’nin ve Ressam Matisse’nin eserlerinin sergilendiği bir müzenin ( Musee Matisse ) olması da ilham verici. Özellikle Nice’de şunu anladık ki , parklar son derece önemli noktalar. Hatta yerli halkı, cafelerden çok parklarda görmek mümkün.

Cimiez Map

- Cimiez Harita -

Cemenelum tarihini internet üzerindeki yabancı kaynaklardan incelediğimiz zaman, burasının İ.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda, Vediantii olarak bilinen Liguryalılar’ın  bir boyuna ait olduğu görülmektedir. İ.Ö. 154 yıllarında Romalılar, Massiliote olarak bilinen Marsilya bölgesindeki Yunan kolonilerine, Liguryalılar’ın saldırılarına karşı yardım ederek, Nikaia ( Nice ) ve Antipolis ( Antibes )’i korumuşlardır. Bu dönemden sonra Cemenelum bir Roma şehri haline gelmiştir. Cimiez bölgesinde, bugün ki kalıntılar İ.S. 3. yüzyıla dayanmaktadır.

Amphitheater Cimiez - 2mi3

Amphitheater Cimiez – 2mi3

- Amfitiyatro, Cimiez –

Kaynaklara göre, Cimiez Amfitiyatrosu, ilk başta ahşaptan yapılmış olup 500 -600 kişilik bir kapasiteye sahiptir. Ardından bu tiyatro taştan yapılarak 5000 kişilik bir kapasiteye kavuşmuştur.

Cimiez Arkeoloji Müzesi ( Musée Arquéologique de Nice-Cimiez ) , bir çok müzeye göre önemli eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Marcus Antonius’un kızı Antonia Minor’a ait bir heykel, Antibes yakınlarında bir batıktan çıkartılmış Silen maskesi, bronz  dans eden Pan heykeli, ve Mont Bego Savaşçısı bu önemli eserler arasındadır.

Antonina Minor, Cimiez -2mi3 -

Antonia Minor, Cimiez – 2mi3 -

Antonia Minor, Marcus Antonius’un kızı, İmparator Claudius’un annesidir. Roma Tarihi’nde erdemli kişiliği ve güzelliğiyle ön plana çıkmış bir karakterdir.

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Kayıtlara göre Antonia Minor, Atina’da doğmuş ve İ.Ö 36 yılında Roma’ya gelmiştir. İlk Roma İmparatoru, Augustus’un yeğenidir.

Cimiez Arkeoloji Müzesi’nde bir başka önemli eser, İ.Ö. 80 yılına tarihlenmiş, Antibes yakınlarında bir batıkta bulunan Silenus Maskesi’dir. Bugünlerde Silenler’in ve özellikle PappoSilenus’un çok karşıma çıkmasından ötürü biraz bu karakterden bahsedeceğim. Silenus, Pan’ın veya Şarap Tanrısı Dionysos’un yakın arkadaşlarından ve öğretmenlerinden olan Satyr’lerdir. Satyr, Mitoloji ile ilgilenenler için yabancı bir kelime değil, yarı insan yarı keçi özellikleri taşıyan mitolojik karakterlerdir. Bunların ya kulakları keçi kulağı gibi, ya kafalarının üstünde keçi boynuzları, ya belden aşağısı keçi vücudu şeklindedir. Bilgelikleriyle ünlüdürler. Dolayısıyla Yunan Mitolojisi’nde çoğu zaman üstad, öğretmen olarak karşımıza çıkarlar. Papposilenus ise Silenus’ların en yaşlısı olarak tanımlanır. Özellikle Dionysos heykellerinde bu karakterleri görmek mümkündür.

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Müze’de özellikle ilgimi çeken bir başka eser, bronz Dans Eden Pan heykeli oldu. Pan bir Satyr’dir. Fakat Satyrler’in en ünlüsü, vahşi yaşamın, çobanların tanrısı, orman ve dağ perilerinin arkadaşıdır. Belden aşağısı, bacakları keçi bacağı şeklindedir. Pan, günümüzde kullanılan Pan Flüt’ün mitolojik atasıdır.

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Arkeoloji Müzesi’nde bizi üzen tek şey eserlerin büyük bir kısmında İngilizce açıklamaların olmamasıydı. Hani bazı şeyleri o anda yerinde öğrenebileceğimiz halde, mecburen inceleyip fotoğraflayıp ardından teker teker internetten araştırarak öğrenmek zorunda kaldık. Açıklamalarda neden böyle bir ‘tek dil’ kullanmışlar hala anlayabilmiş değilim. Sırf bu yüzden önemli olan, ama kaynaklardan tam olarak ne olduğuna ulaşamadığım bir obje ile karşılaştım. Bu objenin adı Mont Bego Savaşçısı anlamına gelen ‘ Guerrier Du Mont Bego’ .  Açıkçası yaptığım araştırmalarda da bu obje ile ilgili sadece Fransızca kaynaklara ulaşabildim. Fakat anladığım kadarıyla bu eserin özelliği, Geç Demir Çağı’na ait olmakla birlikte Mont Bego isimli dağdaki M.Ö.2000 yılına ait çizimlere benzemesinden dolayıdır.

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Bahsettiğim objeyi yukarıdaki fotoğrafta kırmızı çerçeve içinde görebilirsiniz. Hemen yanındaki kırmızı çerçeve içerisinde açıklaması yer almaktadır.

Müze’de dikkatimi çeken diğer eserler ise, bir oyun tahtası ve pulları, zarlar ve parmak zilleriydi.

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Kısaca, Nice’e yolunuz düştüyse ve biraz da Arkeoloji ve Tarih’e ilginiz varsa Cimiez mutlaka görülmesi gereken bir yer. Başlarda da dediğim gibi bilgiye ulaşmak için biraz eşelemek gerekse de, ulaştıktan sonra insan mutlu oluyor :)

Matisse :

Açıkçası, resimleri çok severim fakat her ressamı tanımam. Bir resim sergisini gezerken de her resim üzerinde uzun uzun düşünüp ayrıntıları yakalayamam. Yani kısaca bu konuda iddialı değilimdir. Henri Matisse’yi de sadece isim olarak duymuştum, fakat eserlerini bilmiyordum. Ünlü bir Fransız ressam kendisi, 20.yüzyılın en önemlilerinden modern sanatın en büyük sanatçılarından olarak tanıtılıyor. Cimiez’de Arkeolojik alanı ve müzeyi gezdikten sonra hemen park içindeki Matisse Müzesi’ni ( Musee Matisse) gezmemek ayıp olurdu.

Matisse’nin eserlerine bakarken aklıma Picasso geldi ki anormal bir durum değilmiş zaten. Müze’de Matisse’nin müzik temalı resimleri sergileniyordu. Anladığım kadarıyla, Matisse  ‘Gözlerim görmezse Resim yapamam ama Müzik dinleyebilirim’ düşüncesiyle müziğin önemini resime dökmek istemiş. Özellikle Jazz’a olan hayranlığını her eserinde görmek mümkün. Normalde gezi notlarımda resim sergilerinden bahsetmem ama Matisse ile ortak bir yön buldum kendimde, dolayısıyla paylaşmak istedim. Müzeyi gezerken bir oda da Matisse’nin kişisel koleksiyonuna ait bir heykel karşıladı beni. Pek yabancı değildi bana, hatta hiç değildi. Daha evvel eşini, Yunanistan’da Delphoi Müzesi’nde, Yunanistan Arkeoloji Müzesi’nde gördüğüm ‘Kouros’ heykeli karşıladı beni bir köşede.

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

İşte bu noktada Matisse’ye olan sevgim bir anda kat kat arttı. Kendimden bir şey görmüştüm onda. Kouros genç erkek demektir. Antik Yunan’da özellikle Apollon Tapınakları’nda bulunan heykellerdir. Hatta ilk bulundıkları zaman bu heykellerin Apollon heykeli oldukları düşünülmüş, daha sonra Tanrıçalar’a ait tapınaklarda bulunan korai heykelleri gibi bunların genç erkek heykelleri olduğu öğrenilmiştir.

Bahsi geçmişken anlatmak isterim, Delphoi Tapınağı’nda iki adet kouros heykeli vardır. Bu heykellerin Herodot Tarihi’nde adı geçen Kleobis ve Biton kardeşlere ait olduğu söylenmektedir. Tabii Delphoi Müzesi’nde sergilenen heykeller direkt olarak kitapta adı geçenler mi yoksa varsayımsal olarak mı isimlendirilmişler bilemiyoruz. Fakat Herodot, Solon ile Kroesus’un ünlü ‘Mutluluk Nedir ?’ diyaloğunda bu iki kardeşten bahseder ve onların heykellerinin  Delphoi’de olduğunu söyler. Kleobis ile Biton’un hikayesi ise kısaca şöyle : Bir Hera rahibesi olan Cydippe’nin, Kleobis ve Biton isimlerinde iki oğlu vardır. Festival zamanı bu iki oğul, sakat olan annelerini tapınağa kadar taşımışlardır. Cydippe bu durumdan çok etkilenmiş ve Tanrıça Hera’dan oğulları için bir ölümlüye verilebilecek en güzel hediyeyi vermesini istemiştir. Tanrıça cevapsız kalmaz bu duaya, ve Kleobis ile Biton’a tapınakta uykuları sırasında acısız bir ölüm verir. Böylelikle çocuklar hep hatırlanacak ve birer kahraman olarak anılacaktır.

Matisse eserlerine dair fotoğraflar paylaşmak isterdim fakat, müze içerisindeki orijinal eserlerin fotoğraflanması yasak olduğundan dolayı sadece müze kitabını alabilmekle yetindim.

İlgilenenler için http://www.musee-matisse-nice.org/ bağlantısını öneririm.

Matisse’nin özellikle kolaj tekniğiyle yaptığı eserler beni en çok etkileyenler oldu diyebilirim. Renkleri kullanım şekli insanın evinde bir tane eserinin olmasını istemesine yol açıyor.

Cannes; Île Sainte-Marguerite : Demir Maskeli Adam Efsanesi…

Yaptığımız program doğrultusunda ertesi gün Cannes’a geçmeyi planladık ve tren ile yaklaşık 40 dk. bir yolculuk sonrası ünlü film festivali şehrine ulaştık.

Açıkçası, Cannes benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Film Festivali’nin yapıldığı yerde tekne fuarının olması bu fuarın bizi hiç cezbetmemesi bizi şehre yakın adalara yönlendirdi. Gene de Cannes’ın eski şehir denen kısmını, kalesini gördük. Fakat film festivali ile ünlü olan bu şehirde insan filmlere dair dükkanlar, en azından bir iki film figürü, anı eşyası bekliyor. Fakat bu kadar da kötülemeyeyim, çünkü festivalin yapıldığı yerde ünlülerin el izlerini gördük.

Cannes View -2mi3-

Cannes View -2mi3-

Hal böyle olunca dedik, şu Demir Maskeli Adam efsanesinin geçtiği adaya gidelim.  Lerins Islands olarak bilinen Cannes’a yakın 4 adadan en büyüğü Sainte-Marguerite Adası’na geçtik. Ada, Roma döneminde etkin olarak kullanılmış ve Lero Adası olarak bilinmektedir. Ada’nın hemen bir ucunda bulunan Kale’de Roma dönemine ait sarnıcı ve diğer kalıntıları görmek mümkün. Ayrıca Kale içerisindeki müzede Roma Dönemi’ne ait eserler ve ada çevresindeki antik batıklarda bulunan eserler sergilenmektedir.

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

Sainte Marguarite Adası ile ilgili olarak detaylara girmeden önce bazı gözlemlerimi aktarmak isterim. Öncelikle bir şehre tekne ile 15 dk. uzaklıkta olup da üzerinde şu an günlük yaşamın olmaması, yeşil bitki örtüsünün büyüleyici bir şekilde sıklığı ve tertemiz bir deniz…Mümkünmüş meğer dedim gördüğümde. Şurda İstanbul’da meşhur Prens Adaları’mız var hani, bir tanesini rahat bıraksalardı şu an bizimde bir Sainte Marguarite’imiz olabilirdi diye düşünüyorum. Ada üzerindeki tek yerleşim birimi eski kale. Kale içerisindeki evler bugün öğrencilere kamp işlevi görüyor. Ada’nın kendisi ise anladığımız kadarıyla, öğrenciler için bir doğa kampı olarak kullanılıyor. Üstelik ne bir tahrip ne de bir çöp söz konusu. İnsanlar denize girmek için buraya geliyorlar, fakat Cannes kıyılarından da denize girilebildiği için bir yığılma söz konusu değil. Ada’nın bir ucunda Kale diğer ucunda ise dönemin top dökme fırını ki buraya Ejderha’nın Yeri diyorlar.

Kale’den çıktıktan sonra Ada’nın arkalarına doğru gidip denize girelim istedik. Öyle bakir alanlardan geçtik ki çoğu zaman kaybolduğumuzu düşündük. Fakat ara ara karşılaştığımız harita tabelaları bizi değişik yerlere götürdü. Düşünsenize kaybolduğunuzu sanacak kadar korunmuş bir doğanın içerisindesiniz.

Neyse, gelelim Kale’ye, Zindan’a ve Roma Kalıntıları’na…

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

Ada, Orta Çağ’da Haçlılar tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde St.Marguarite adına bir şapel yapılmıştır. Zaten adaya ismini veren de bu şapeldir. Ardından 1612 yılında ada rahipler tarafından Claude de Lorraine’e verilmiş, ve kale inşaa edildikten kısa bir süre sonra 1635 yılında İspanyollar tarafından ele geçirilmiştir. Fakat iki yıl sonrasında Fransızlar tarafından geri alınmıştır. 17.yüzyılın sonlarına doğru bu kale, hapishane ve kışla olarak kullanılmıştır.

Kale içerisinde zindanları bugün ziyaret edebilmek mümkün. Kale iyi korunmuş durumda demiyorum çünkü içerisinde yaşam mümkün, zaten öğrenciler kamp dönemlerini burada geçiriyor. Hapishane 20.yüzyıla kadar birçok ünlü mahkuma ev sahipliği yapmış. Kuşkusuz bunların en ünlüsü Demir Maskeli Adam. Kayıtlar, bu adaya, esrarengiz bir mahkumun geldiğini ve suratında demir bir maske olduğunu söylüyor. Durum böyle olunca insanın aklına, Alexandre Dumas’ın ünlü Üç Silahşörler romanında da geçen, ve geçmiş yıllarda filmi çekilen Fransa Kralı 14.Louis’in ikiz kardeşi geliyor. Tabii bu sadece bir efsane, çünkü kalıntılarda bulunmuş bir demir maske söz konusu değil, zaten efsaneye göre demir maske yok ediliyor.

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

Kale içerisinde bulunan Antik Roma Sarnıcı, müzeye çevirilmiş ve içerisinde Roma Dönemi’ne ait kalıntıları görmek mümkün. Müze içerisinde benim en çok dikkatimi çeken, bulunan antik boyalar ve döneme ait duvar freskleri kalıntıları oldu.

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Her ne kadar Pompeii evlerinde olduğu gibi korunmuş olmasalarda burada bulunan boyalı freskler görülmeye değer.

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Aşağıdaki fotoğrafta batıklarda bulunan amforaların bir kısmını görebilirsiniz.

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Kale’den çıktıktan sonra adanın diğer ucuna doğru yürüyüşe geçtik. Ormanlık bir alandan geçerken, Ada ortasındaki göle ulaştık. Ada doğası sayesinde birçok canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Yürürken, karşılaştığımız tabelalarda ada üzerinde yetişen bitkileri, yaşayan hayvanları inceleme fırsatımız oldu. Uzun bir yürüyüş sonrasında Ejderha’nın İni’ne geldik. Yukarıda da bahsettiğim gibi burası Kale’nin topları dökdüğü fırın.

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Hemen aşağıda adanın haritasını görebilir ve bahsetmiş olduğum gezimizi daha iyi anlayabilirsiniz.

plan-ile-sainte-marguerite

St.Marguarite Adası’nda bir de denize girip çıktıktan sonra tekrar Cannes’a geri döndük. Döndüğümüzde tek isteğimiz bir kahve içmekti ama enteresan bir şekilde saat 19:00’da tüm dükkanlar kapanmaya başladı. Biz de ilk trene atlayıp Nice’e geri döndük gün sonunda…

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Monaco, Monte Carlo, Menton : Okyanus Müzesi’nde boyut atlamak…

Bu bir haftalık gezide, elimizden geldiği kadar, imkanlar doğrultusunda Güney Fransa’yı gezmek istedik. Zaman daralıyordu, hava soğuyordu dolayısıyla iyi seçim yapmamız gerekirdi.Saint-Tropez’i görmek isterdim fakat hava şartlarından dolayı vazgeçtik. Monaco’yu görmek mantıklı bir seçimdi. Ardından İtalya sınırı Menton’a gideriz diye düşündük. Monaco’ya tavsiyeler üzerine tren yerine otobüsle gitmeyi tercih ettik.

Aslında Monaco’ya gitmek ile Dünya’daki ikinci küçük bağımsız devlete gitmiş oluyorduk. Daha doğrusu üst-düzey zengin habitatına gitmiş olduk desem daha doğru olur. Hani ben pek arabalardan anlamam, sevmem de ama Ferrari’ye Renault Clio muamelesi yapıldığını burada gördüm. Hani benim gördüğüm İstanbul’da böyle gecenin bir saati, yanınızdan vjınnn diye hızlıca kırmızı bir şey geçer, arkasından bakarsınız neydi o diye. Monaco’da tam tersi, baba ve 5-6 yaşındaki oğlunun oturmuş şehirde normal bir şekilde gidişini gördüm bir Ferrari içinde. Neyse, gelmişken yürüyelim, görülecek yerlerine gidelim dedik ve Monaco’nun ünlü şehri Monte Carlo’ya geldik.

Üzgünüm ki bu kısımda pek bir antik tarih anlatamayacağım.

Monte Carlo için anlatılan, kumarhaneler, lüks oteller, araba galerileri pek ilgi alanımıza girmediği için park ve müze aramaya başladık. Şehir haritasında Japon Bahçesi’ni ( Jardin Japonais De Monaco )  bulduk ve aramaya başladık.

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Japon Bahçesi, Zen konseptiyle dizayn edilmiş, içerisinde Japon bitkilerinin büyük bir kısmının bulunduğu, yapay bir gölet içerisinde koi balıklarının yüzdüğü, aydınlatma armatürlerinden oturduğunuz banka kadar herşeyin Japon tarzıyla yapılmış olduğu bir park. Yukarıda görülen kapısından içeri girdiğiniz an Avrupa’da olduğunuzu unutabilirsiniz. Hayalimde kurduğum ‘birgün büyük bir bahçe içerisinde bir evim olursa’ projelerinde hep böyle bir bahçe düşünmüştüm.

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Biraz koi balıklarından bahsedelim. Koi, sazansıgiller familyasındandır. Dikkatinizi çekmiştir, özellikle Uzak Doğu temalı eserlerde karşımıza çok çıkar. Bunu anlamak zor değil, çünkü Koi’ler Uzak Doğu’da başarının ve azmin simgesidir. Öte yandan Koi’lerdeki surat ifadesine baktığınızda, uzak doğu bilge-adamlarını çağrıştırır, ya da bana öyle geliyor :) . Wikipedia bilgisine göre, Çin Mitolojisi’nde akıntısı güçlü Yangtze Nehri’nde akıntıya karşı yüzebilen ve nehir kaynağına ulaşabilen Koi’ler ejderhaya dönüşmektedir.

Japon Bahçesi’ndeki Koi’ler artık insan tanımaya başlamış, gölet kenarındaki kayanın üstüne çıktığınız an yanınıza gelmeye başlıyorlar. O anda kendinizi, Koi’lerin Efendisi gibi hissediyorsunuz tabii.

2mi3, Lord of Koi

2mi3, Lord of Koi

Monaco’daki Japon Bahçesi’nden sonra, Avrupa’da parkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Uygarlığın önemli simgelerinden biri gibi geliyor bana. İnsanı tüketimden uzak tutan, dinlendiren, ilham veren mekanlar. Kitap okumak için ya da hadi tablet bilgisayarlarla oynamak için diyelim illa cafelere, alışveriş merkezlerine gerek yok diye düşünüyorum. Gidin parka (bulursanız tabii), okuyun kitabınızı, oynayın oyununuzu, uyuklayın, ucuz kahve alın bir yerden için, parklar ücretsiz… Her uygar şehrin merkezinde, ofislerin, iş yerlerinin bulunduğu bir şehrin tam ortasında büyük bir park bulabilirsiniz.

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Japon Bahçesi’nden sonra Monaco’da gidilebilecek başka nereler var diye araştırırken Okyanus Müzesi ilgimizi çekti. Okyanus Müzesi’ne giderken hemen aşağıda görmüş olduğunuz mekanda 15 Euro kaybetmeden geçmeyelim dedik  :)

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Monaco’daki asıl etkileyen noktaya, Okyanus Müzesi’ne doğru yürüyüşe başladık. Monaco Kayası üzerinde, sahil tarafındaki yürüyüş yolunu tırmanırken, sağ tarafta Müze kendini belli etmeye başladı. Ardından bir iki kapıdan geçerek müzenin bahçesine ulaştık. Okyanus Müzesi, 1957-1988 yılları arasında Jacques-Yves Cousteau’nun direktörlüğünü yaptığı bir müze. İçerisinde, tüplü dalışın ilk yıllarındaki ekipmanlar, iskeletler, fosiller ve köpekbalıklarından deniz atına kadar bütün okyanus canlılarının bulunduğu bir akvaryum katı mevcut.

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Müze 1910 yılında Prens I.Albert tarafından açılmış. Denize bakan tarafı, kayaya oturtulmuş gibi gözükmekle birlikte denizden yüksekliği 85m’dir. Dönemin mimari harikalarından diyebiliriz.

İçerisine girdiğimizde ilk adımımızı akvaryuma doğru attık. Aslında bu tarz akvaryumlara karşı olsak da, insan bu canlıları başka nasıl görebilir ki ( tamam dalgıcız ama bir yere kadar ) , diye düşünerek uzun uzun bakmaya başlıyor.

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Müzenin akvaryum kısmında, büyük akvaryumların yanısıra, son zamanlardaki en büyük hobim nano-akvaryumlarda sergilenmekte. Tabii nano-reef desek daha doğru olur, çünkü her bir akvaryum bir resif olarak dizayn edilmiş, içerisindeki canlılar doğal olarak daha çok evlerindeymiş gibi hissetmektedir.

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Müze içerisinde neredeyse günümüzün tamamını geçirdik. Monaco’ya gelip bu müzeyi dolaşacaksanız, bir tam gün ayırmanızı öneririm.

Gezimizin bitiminden bir gün evvel, nereye gitsek diye düşünürken, aklımıza uçakta yanımızda oturan Fransız bir teyzenin mutlaka görün dediği Menton’a gidelim dedik. Menton, İtalya sınırında bir şehir. Nice, Cannes ve Monaco’ya göre daha az gelişmiş ama anladığımız kadarıyla Fransızların tatillerini geçirdiği bir yer. Limonlarıyla ünlü bir yer, dolayısıyla şehre girer girmez limonatacılar turistleri bekliyor. Adamlarda limon o kadar önemli ki, Yaradılış Efsaneleri’nde elma yerine limon geçiyor.

Menton’da hava kötüyse yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Denize girip girmeme konusunda kararsız kaldık ve şehirdeki en önemli yapı olan eski bir katedrale gittik.

Katedral demişken; Rusya dışındaki en büyük Rus Katedrali olma özelliğini taşıyan fakat belki de içine giremediğimden dolayı bu yazıyı bitirirken aklıma gelen yapıdan bahsetmediğimi farkettim. Oysa orayı bulmak için bayaa bir yol yürümüştük. İçine niye giremediğim ise ayrı konu, şort giydiğim için beni almadılar. Kapıdaki adama Rumum, Ortodoksum dedim, adım 2mi3 dedim…İnadı tuttu almadı, eşimin şalını belime sarıp girmeye çalışınca da burası sirk değil diyerekten azarı yapıştırdı. İnançlara saygımız sonsuz ne yapalım…

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Benim gibi denizden ne çıkarsa yiyen bir adam için cennet olan bu ülkede bir hafta su gibi geçti. Yazımın başında da belirtmiştim, ne kadar mükemmel olduğunu gezerken değil döndükten sonra anladım. İnsanca yaşamışım bir hafta, trafikte saatler kaybetmeden, açık havada boğulmadan, baş ağrısı yaşamadan…

Eğer gitmeyi düşünürseniz, özellikle yaz aylarını tercih edin diyeceğim ama o zaman da denize girmekten başka birşey yapmaz insan. Dolayısıyla Eylül’ün ilk haftası iyidir…

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yesim Minn ve Dimitri Daravanoglu

Kaynakça :

1-) http://www.athenapub.com/nicecim1.htm

Capua, Thermopylae ve GEZİ PARKI

Leave a comment

2mi3.com olarak blogum, Leonidas’ın meşhur ‘ΜΟΛΩΝ ΛΑΒΕ’ sözüyle açılmıştır…Yani ‘ Gel ve Kendin Al ‘ … Biraz daha açacak olursak, Pers Kralı Xerxes’in 300 tane Spartalı askere silahlarını, özgürlüğünü teslim etmesi teklifine karşı Spartalı’nın verdiği cevap…

M.Ö. 480 yılı…Hesaplamak zor değil, 2013+480 = 2493 yıl geçmiş üzerinden… Özgürlük, canlının doğasındadır..Ağaç özgürdür kökü ektiğiniz yerde durmaz..Kuş özgürdür hep aynı yuvada durmaz…İnsan özgürdür karışılmaz…Bu özgürlük kavramı ‘Ben senin hakkını yerim, kendi hakkımı yedirmem’ demek değildir… İnsan karşısındakinin özgürlüğüne saygı duydukça özgür kalır… Bu Leonidas’tan önce de böyleydi, ondan sonra da böyle…Yani tarihi bile İ.Ö, İ.S gibi ayırabiliriz ama Özgürlüğü asla…

Biliyorsunuz, beni takip eden sayısı her ne kadar çok olmasa da, ben sitemde bir Rum vatandaş olarak elimden geldiğince, Antik Yunan- Roma Tarihi ve Mitolojisi’ni anlatmaya çalıştım. Antik Kentleri gezdim, gördüklerimi aktardım..Kitaplar okudum, ilgimi çekenleri paylaştım… Tarih sahnesindeSpartacus’den, Leonidas’dan, Mitoloji sahnesinde Prometheus’tan, adil Athena’dan, Edebiyat sahnesinde Homeros’dan, Vergilius’tan bahsettim. Farklı hikayeler gibi, hatta kimine göre masal gibi gözükse de anlattıklarımın özü birdi.. : İnsan… İnsanlığın İnsan olma Mücadelesi, İnsanlığın Özgürlük mücadelesi…Antik Çağlar’dan beri pozitif bilimin öneminden bahsettim. Gün geldi Pompei’deki Antik Mahkeme Binası’nı gösterdim, gün geldi Sokrates’in tutsak edildiği hapishaneyi… O çağlarda Demokrasi’nin gelişiminden bahsettim…Demokrasi fikrini ortaya çıkaran ve Fransızların bile fikirlerinden etkilenip Devrim yaptığı, Rönesans ve Reform’un tabanı Yunanlar’dan bahsettim…

Uzun süredir yazamıyordum siteme…Böyle bir siteye sahip olup da, Her Yer Taksim Her Yer Direniş dememek, Faşizm’e karşı olduğumu belirtmemek bana yakışmazdı.

Gezi Parkı’nı Topçu Kışlası ile hatırlayan insanlar bilmiyorum çok mudur ? Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim, Gezi Parkı bundan 1000 yıl 2000 yıl sonra tıpkı Capua gibi, tıpkı Delos gibi, tıpkı Thermopylae gibi Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi verilmiş bir yer olarak kalacaktır. Belki başarısız olacağız ( ki inanmıyorum bu duruma ), belki yerine bir beton yığını yapılacak…Merak etmeyin ! 1000-2000 yıl sonra bile tarihçiler, turist rehberleri ‘Bu binanın olduğu yerde bir dönem Türkiye’nin en önemli Demokrasi ve Özgürlük Hareketi gerçekleştirildi’ diyecekler..Üstelik hiçbir parti mensubu olmayan insanlar tarafından….

Arkadaşlar, adımız tarihe geçti…Unutmayın Spartacus, Leonidas kas gücüyle değil yürek ve akıl güçleriyle mücadele ettiler..Prometheus korkmadı ateşi Zeus’tan çalıp İnsanlığa hediye ederken…Tıpkı bizim kuşağımız gibi…

HER YER TAKSİM HER YER DİRENİŞ…

Dimitri Daravanoğlu

2012’de Bahsedilmeyenler : Tayvan-Taipei ve Atina

Leave a comment

Beni 2mi3.com’dan takip edenler sadece Avrupa ile ilgilendiğimi düşünmüş olabilirler. Oysa yakından tanıyanlar Uzakdoğu sevdamı iyi bilirler.

Artık çocukken izlediğim çizgi filmlerden midir, yoksa kanımda mı var bilmiyorum ama küçük yaşlardan beri Uzakdoğu’ya karşı aşırı bir ilgim var. He sanmayın ki bu ilgi, tıpkı Yunanistan ve İtalya merakım gibi Tarih ve Mitoloji içeriyor. Hatta gerçekçi olmak gerekirse Uzakdoğu ile ilgili olarak pek bilgi birikimim yok. Fakat bilinmeyenin çekiciliği işte, adeta başka bir gezegen gibi gelmiştir Uzakdoğu. En kısa zamanda inançları ve mitolojileri ile ilgili araştırmalara başlayacağım.

Tabii Uzakdoğu’ya gitmek için ya iyi bir maddi birikim ya da sizi gönderecek bir şirket gerekiyor. Şu an Aydınlatma sektöründe çalışıyorum ve LED dediğimizde akla ilk önce Çin geliyor. Çin’e gitmedim ama gene Çin’den ayrılmış bir ada ülkesi Tayvan’a gönderildim. Kısa bir turdu ve rüya gibi geçti :)

İş seyahatlarinde fazla gezemezsiniz, gün içerisinde toplantılar, ziyaretler gerçekleşir, size de sadece akşamlar kalır. Uyumaktansa gezmeyi tercih ettim tabii ki.

2012 Kasım sonu Aralık başıydı. Hong Kong aktarmalı 18 saat bir uçuşun ardından Taipei’ye indik. Taksi’ye bindikten sonra çevremde görüp anladığım tek simgenin rakamlar olduğunu farkettim. Tabelalar, reklamlar hep Çince. Kimbilir neler anlatıyor fakat ben sadece çizgiler görüyorum. İnsanlar pek İngilizce bilmiyor. İşaretlerle anlaşıyoruz. Otele varır varmaz odama yerleşmeden sokağa çıktım. Büyük bir kayboluş… Sağa gidiyorum kaybolmaktan çekiniyorum, sola gidiyorum aynı şekilde. En sonunda tepesi sisler içinde Taipei 101 binasını gördüm. Tıpkı Atina’da Acropolis’e yaptığım muamele gibi, 101’i merkez seçtim kendime. Kayboldukça ona yöneliyordum. En sonunda otele dönme kararı aldım. Sabah uyandığımda Türkiye’de gece yarısı olduğunu bilmek çok enteresan geldi. Farklı bir kahvaltı sonrası ilk toplantılara girdik çıktık. Toplantı aralarında gezilecek, görülecek yerler öğrenildi. ‘Night Bazaar’ mutlaka görmemiz gerekirmiş.

2mi3 Taiwan Taipei 101

2mi3 Taiwan Taipei 101

Akşam oldu yürümeye başladık ‘Night Bazaar’a. İlk bakışta Çin Lokantası zannettiğim bir yerin önünde durdum daha sonra dikkatle baktığımda anladım ki burası en çok merak ettiğim şeylerden biri. Bir Tapınak. Kapısında tütsüler yanıyor, sepet sepet adaklar sunuluyor. Her önünden geçen saygı ile önünde eğiliyor. Büyülendim. İçeri girdim ve orda bir bayan bana sadece bir dilekte bulunmamı söyledi. Diledim dileğimi,  tütsümü yaktım.

Taiwan Taipei Temple 2mi3

Taiwan Taipei Temple 2mi3

Tapınak’tan çıktıktan sonra, az ilerisinde ‘Night Bazaar’ ın girişine geldik. Upuzun ve dar bir sokak. Sağlı sollu ve ortada tezgahlar. Farklı yiyecekler, süs eşyaları, oyuncakçılar,kıyafetçiler. Açıkçası oyuncaklara bakınca aklıma ilk önce Tahtakale geldi. Ne de olsa Tahtakale’deki oyuncakların %95i Tayvan’dan geliyor. Pek ilgilenmedim dükkanlarla. Sokak satıcılarına yöneldim. Yemekten çekinmediğim, ama İngilizce bilinmediğinden dolayı nasıl yendiğini soramadığım yiyecekler gördüm. Tavuk ayakları, ibikler. Hani yiyeni de görmedim, orada pişiyor fakat bir örnek yok önümde.

Taiwan Taipei Bazaar Fast Food 2mi3

Taiwan Taipei Bazaar Fast Food 2mi3

Izgara kalamar almaya karar verdim. Şiş üzerinde bütün olarak vereceğini ummuştum satıcının fakat alıp küçük küçük kestikten sonra acı sos ile karıştırıp kağıt torbaya koydu. İki tane de çubuk verdi elime :) Neyseki tecrübeliyim çubuk konusunda, yolda yürüyüp yerken pek zorlanmadım. O akşam otele döndükten sonra dayanamayıp tekrar çıktım sokağa. Eh nasıl olsa öğrenmiştim artık sokakları biraz daha keşfetmekte fayda vardı. Ayak masajı yapan dükkanlar gördüm, giresim geldi ama dedim ‘Hadi 2mi3 boşver’. Fakat birşeyler daha denemeliydim. Hot Pot, olabilirdi deneyebileceğim yiyecek.

2mi3 Taiwan Taipei Night Bazaar Calamary

2mi3 Taiwan Taipei Night Bazaar Calamary

Ertesi sabah, akşamında geri döneceğimi bilmemin verdiği hüzün ile Taipei 101’e girdik. Dünya’nın en yüksek yapılarından biri, mimarisi de gayet hoş. İstanbul’da tanesini 15 TL’ye sattıkları Bambular burada her yerde.

Taipei 1o1’de mercan işleyen bir mağaza bulduk. Mağazanın yarısı müze diğer yarısı ise satış kısmı gibiydi.Hemen aşağıdaki fotoğrafta mercan işçiliğine dair mükemmel bir örnek görebilirsiniz.

2mi3 Taiwan Taipei Coral Works

2mi3 Taiwan Taipei Coral Works

Akşam oldu Hong Kong aktarmalı uçağımızla 18 saatlik bir uçuş sonrası geri döndük. Okuduğunuz üzere, çok fazla detay yok bu yazımda. 2 gün hızlandırılmış tur gibi oldu, ama iyi de geldi açıkçası. Gördüklerim, yediklerim kar kaldı anlayacağınız :)

Eh O’nları anmadan da dönmek olmazdı :)

2mi3 Taiwan Taipei Memorial

2mi3 Taiwan Taipei Memorial

28 Aralık-01 Ocak: Atina’da Yılbaşı, Schliemann’ın izinde

2012 yılı çok farklı geçti benim için. Askerlik bitti Malatya’dan İstanbul’a geldim. Tüplü Dalış’a başladım, Saros, Datça, Kaş, Kıbrıs’a gittim. Sayısını hatırlamadığım kere iş nedeniyle Ankara,Antalya,İzmir’e gittim. Ardından Dubrovnik ve Taiwan. Leyleği havada gördüm sanırım. Eh sene sonunu da Atina’da kapatalım dedik. Ailemin ısrarları sonucu 28 Aralık akşamı 15 saatlik bir araba yolculuğu ile Atina’ya gittik.

Atina’ya geldiğimde, sanki geçen sene hiç geri dönmemişim gibi hissettim. Sokaklar, mağazalar değişen hiçbir şey yok. Acropolis tüm haşmetiyle yerinde. Zeus Tapınağı, Hephaestos Tapınağı. Aman aman kıyamete kadar kalsınlar yerlerinde zaten.

Daha evvel gitmediğim bir yere gitmek istedim bu sefer. Biliyordum, arkeolog (kimilerine göre hazine avcısı) Heinrich Schliemann’ın mezarı Atina’daydı. Schliemann… Kim ne derse desin saygı duymamak imkansız. Rivayete göre sadece İLYADA Destanı’nı okuyup Truva’yı bulmuş. Ayrıca Mycenae ve ünlü Agamemnon’un Maskesi’ni ortaya çıkaran diplomasız arkeolog. Biraz egomanyak olduğunu düşünüyordum açıkçası kendisinin. Truva’da bulduğu altın takıları eşi Sophia’ya takıp fotoğrafını çekmesi bu önyargıyı oluşturmuştu bende. Daha mezarlığı bulamadan dedim kendi kendime :  ‘Kesin tapınak şeklindedir mezarı, hatta yüksektir. Büyük ihtimal Acropolis’i de görüyordur’ .

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens

Atina’nın ilk mezarlığı olarak geçiyor gittiğim yer. Anapafseos diye bir yerde. İçerisine girdiğimde şaşırdım. Erkekler papyonlu takım elbiselerle, kadınlar siyah ama şık kıyafetlerle mezarlıkta geziyorlar. Meğer bu mezarlık Atina soylularının da mezarlığıymış. Eski devlet büyüklerinin yanısıra, sanatçılar, din adamları hep burada gömülü. Fakat mezarlık demeye bin şahit ister. Heykel sergisi adeta.

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens - Front-

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens – Front-

Neyse, mezarlığa girer girmez farkettim Schliemann’ı. Yanıltmadı beni düşüncelerim. Küçük bir Parthenon yapmışlar mezarının üstüne. Çevresinde kabartmalar, bir kısmı Yunan Mitolojisi’nden bir kısmı ise kendi kazılarından.

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens - A Side -

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens – A Side -

Hemen alt kısımda Melina Mercouri’yi gördüm, saygıyla selamladım kendisini de.

Bu arada sonbaharda Acropolis bir başka güzel gözüküyor. Her gittiğimde aynı noktadan çektiğim aynı Acropolis fotoğrafını da paylaşmak isterim .

2mi3 Acropolis and Olympian Zeus Temple

2mi3 Acropolis and Olympian Zeus Temple

2012’de bahsetmediğim detaylardı bu geziler. Uzun süredir yazmadığımı bilen, yazmayı bıraktığımı düşünen arkadaşlar anlamıştır belki de pek zamanımın olmadığını. Umarım yazacak bol bol zamanım olur demek istiyorum fakat bu da ‘işsiz olmak’ anlamına geliyor benim için. Aman diyorum. Ama yazmayı da çok özlüyorum.

Umarım 2013’te bol gezmeli,işimi kaybetmeden bol yazılı geçer :)

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Dimitri Daravanoglu

Dalış ve Tarih Günlükleri : Kaş, Datça, Kıbrıs

Leave a comment

En son Haziran’da yazmışım. 4 ay geçmiş üzerinden…Boş mu geçti, pek zannetmiyorum…

Daha evvel bahsettiğim gibi en son 1* Dalıcı Eğitimi’ne gidiyordum. Alnımızın akıyla aldık sertifikamızı, dalış defterimizi. Zaten ne olduysa ondan sonra olmaya başladı. Kısa Aktif Seyahatler… Hani belki birçok insana normal gelebilir ama bence çılgıncaydı. Kaş’ta 27 saat geçirmek için 36 saat yolda gitmek, bir haftasonunu Kıbrıs’ta geçirmek. Datça tatili…İş gezileri.

Ankara’ya 2 haftada bir gidiyorum, Taksim gibi birşey oldu artık. Çinliler’i dolaştırdım Antalya ve İzmir’de…Neyse.

Kaş – Datça – Kıbrıs

Kaş (11-12 Ağustos 2012)

Daha evvel Kaş’a gitmiştim, bahsetmiştim de. Duymuşsunuzdur, Kaş Türkiye’nin dalış cenneti. Her giden neredeyse bir deneme dalışı yapar merakından. Bende yapmıştım geçen yaz gittiğimde. Sertifikaları aldıktan sonra 4 arkadaş dedik gidelim Kaş’a. İyi de iş güç nasıl olacak. Dalış’tan sonra uçağa binmek de yasak. Otobüsle gitmek en mantıklısı diye düşündük. Akşam 8’de kalkan otobüs bizi öğlen 1’e doğru Kaş’a bıraktı. Otele bile yerleşemeden dalış teknesinde bulduk kendimizi. Hop iki dalış ayak üstü. Gelmişken Kaş’a akşam 10’da uyumak olmaz dedik ve biraz sabahladık. Pazar günü sabah 9’da gene dalış teknesindeydik. İki dalış da o gün yapıldı. Camel Reef ( Deve Resifi ) çok etkiledi beni. Suyun 20 metre altında bir kaya oluşumu ve yandan baktığınızda oturan bir deve görüyorsunuz. İki tane dev orfoz sizi karşılıyor aşağı iner inmez. Uçak Batığı’na daldık en son. Zannetmeyin ki düşmüş denize öyle kalmış. Eski bir kargo uçağını dalış keyfini ve turizmini arttırması ve bir resif oluşması için denize indirmişler. Yapma bir olay ama keyifliydi. Suratımda maske ve regülatör ile uçağın kapısından içeri girdiğimde, sanki ekipmanı çıkarsam içeride nefes alabileceğim hissine kapıldım. Yok öyle birşey tabii.

Kas Scuba Dive Team

Özet olarak Kaş’ta 27 saat kalmak, 4 dalış ve gidiş dönüş 36 saate yakın bir otobüs yolculuğu.

Datça : Biraz Tarih Biraz Dalış (18-22 Ağustos 2012)

‘…Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, Datça Yarımadası’na bırakır. ‘ demiş Strabon 2000 yıl önce. Denizi,doğası,havası ile bir cennet. Açıkçası Dünya’da çok yer var bu şekilde.Ama Knidos… Eşi olmayan bir liman kenti. Ege ile Akdeniz’in tam birleştiği noktada bir antik kent. Afrodit Tapınağı, Apollon Tapınağı, Korinth Tapınağı, Güneş Saati ve orjinali bulunamamış olsa da Dünya’daki ilk çıplak Tanrıça heykeli: Knidos Afroditi.

Heykeltraş Praksiteles, İstanköy adasının siparişi üzerine iki adet Afrodit heykeli yapar. Biri giyinik, diğeri çıplak. Siparişi verenler çıplak heykeli almak istemezler. Kesin o dönem de vardır, görüp ‘Başımıza taş yağacak’ diyen insanlar. Knidos sahip çıkar çıplak Afrodit’e. Şehirlerinin en güzel noktasına koyarlar.Heykelin ünü alır başını gider, derler ki Dünya’nın her yerinden heykeli görmeye gelirler. Knidos sikkelerinde bile basılır Afrodit Heykeli.

Knidos City 2mi3 Ancient

Knidoslu Afrodit Heykeli’nin, yuvarlak planlı Afrodit Tapınağı’nın tam ortasına konulduğu söylenir. Tapınaktan içeri girilir girilmez,yapınından yuvarlak planlı olmasından dolayı, Afrodit karşılar sizi. Tabii Knidos’a dair rehber kitaplarında devamlı Afrodit Heykeli’nin bulunamadığını ama kaidesini görebileceğimiz yazmaktadır. İster istemez insan kenti dolaşırken kaide arıyor. Kenti gezen turistlerin de kitaplarına baktık, orada böyle bir bilgi bile yok. Antik Kent gezme deneyimlerinden, kaideden kastın bu tapınak olduğunu anladık tabii. Neyseki bu düşüncemi Vikipedi’de destekliyor.

Knidos Aphrodite Temple 2mi3

Knidos kent olarak önemli olduğu kadar, yetiştirdiği değerler açısından da önemli. Dönemlerinde çok ünlü olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos, astronomi ve matematik üzerine çalışan Eudoksus hep burada yaşamış. Valla Knidos’da yaşayıp da ilham gelmiyorsa problem var demektir. Mecidiyeköy’ün göbeğinde yaşayıp birşeyler üretmek için ilham beklemek,hele ki bu teknoloji çağında, çok çok zor.

Knidos 2mi3 Road Temple

Knidos Antik Kenti’ndeki bir başka güzel eser de Güneş Saati. Az evvel ismi geçen Eudoksus tarafından yapıldığı söylenmektedir bu yapının. M.Ö. 370 , 2382 yıl önce, etkileyici …

Knidos Sun Dial 2mi3

Knidos’ta gezimizi bitirdikten sonra tekne ile döndük geri. Datça, çok çok güzel bir yer. Fevzi’nin Yeri’nde yediğimiz akşam yemeğini hala unutamadım. Öyle çok büyük bir sofra değil. Bir ufak rakı, Ege otları, Peynir, Zeytin, Ahtapot, Kalamar… Kendimi Yunan Tanrısı gibi hissetmem için yeter de artar :)

Gelelim Datça dalışına…Aslında Knidos gezisinden önceki gün yaptım dalışı. Ama anlatmaya şimdi sıra geldi. 2 dalış yaptım toplamda. Görüş son derece açık, su berrak…Canlılık tam Ege. Lahoz, Müren, Deniz Tavşanları, uzun uzun Trompet Balığı sürüleri görülenler arasında. İkinci dalış noktası ise en sevdiğim türdendi. Çapa ile amforalar ve upuzun bir resif:) Dalış sonrası amforaların orjinal olmadığını öğrendim gerçi ama o ilk gördüğünüz an ki heyecan acayip. Gerçi bazı yerlerde kırık olanların orjinal bütün olanların sonradan konulduğu yönünde bir söylenti hakim. Antik Çapa ise  bir kaçtanesinden sadece biri. Meşhur olan Antik Çapa Datça’da bir başka dalış bölgesinde 35 metrede..Ben açıkçası 24 m’ye kadar indim . Antik Çapa dedikleri de 200 yıllıkmış hani. Demin Güneş Saati için 2382 yıl demiştik :) Şu Antik kelimesini kullanırken iki kere düşünmek gerekiyor.

Kısaca Datça’da dalış son derece keyifli bir aktivite. Gidenlerin mutlaka denemesi gerekir diye düşünüyorum. Alfred ile dalmak bir ayrıcalıktır bu arada :)

Datça’ya Şeker Bayramı’nda gittik. 3 gece kaldık, biraz sıkıştırılmış bir program oldu. Eski Datça’ya çıkamadık. Can Yücel Evi’ne gidemedik. Ama tekne turu koylar, dalış, Knidos, rakı, badem derken 3 günde bayaa bir mutlu olduk.

Kıbrıs : Güzel Bir Haftasonu, Dalış Keyfi ve St.Hilarion Kalesi  (22-23 Eylül 2012)

Hani bir geyik muhabbeti vardır. Haftasonu Paris’teydim, Haftasonu Barcelona’daydım.. Ben de Haftasonu Kıbrıs’taydım. Çok enteresan bir duyguymuş Cuma akşamı uçağa atlayıp iki günü bir başka yerde geçirmek. İyi kazandığımdan değil, tamamen kısmet. Arkadaşımız var Kıbrıs’ta severiz kendisini. O İstanbul’a geri dönmeden bir Kıbrıs göreyim dedi Yesimminn. Sonra beni de çağırdı, hatta uçak biletimi bile aldı :) Anlayacağınız ne otel derdi, ne ulaşım derdi. Gitmişken dalarmıyım, dalarım tabii…

Cuma akşamı şirketten çıktım, eve gittim, üstümü değişip çantamı kapıp doğru uçağa bindim. Cumartesi sabahı uyandığımda herşey çok güzeldi. Şehir karmaşasından sonra adada uyanmak mükemmel birşey. Doğru gittik plaja, ben dalacağım bizimkiler yüzecek. Oradaki dalış merkezi ekibi çok iyiydi. Tam donanımlılar, üstelik her dalışlarında su altı fotoğraf makineleriyle dalıyorlar.Maalesef Türkiye’de dalış okulları bundan yoksun. Dalıyorsunuz ama bir fotoğrafınız olmuyor su altında. Şanslıysanız birinin makinesi olur, rica edersiniz. Kıbrıs’ta öyle değildi, su altında göz göze geldiğiniz an fotoğrafınız çekiliyordu. Neyse, dalış ekibinin zodyak botuyla dalış noktalarına gittik geldik. Şu Caretta Caretta’yı gene su altında değil, su üstünde gördüm. Kıbrıs’ın su altı dünyası hakikaten çok farklı.Görüş çok net, canlılık hakim ( Belgesellerdeki rengarenk değil tabii ), yer yer mercanlar oluşmuş, orfoz balıkları, deniz tavşanları, papağan balıkları gündelik bir koşuşturma içerisindeler sanki. Bugüne kadar 4 eğitim dalışıyla birlikte henüz toplamda 14 dalış yaptım, en keyiflisi Kıbrıs’tı sanırım.

2mi3 Cyprus Scuba Orfos

Yukarıdaki fotoğraf Kıbrıs’ta çekildi. 26-27 metre derinliğe kadar inmiştim eğitmenin yanında, o sırada derinlerden bana doğru gördüğünüz Orfoz balığı yaklaştı,tam önümden geçerken de bu fotoğrafımız çekildi.

2mi3 Cyprus Anthozoa Scuba

Ve işte Kıbrıs’tan bir fotoğraf, mercanlar oluşmaya başlamış.Üzerinde gezindiğimiz resifin, derinlere doğru giden kısımlarında oyuklar içerisinde boy göstermeye başlamışlar.

Kısacası, Kıbrıs’a sadece dalış için bile  tekrar gidilebilir :)

St.Hilarion Kalesi : Masal Kaleleri’nin İlham Perisi

Ve Pazar günü geldi. Akşamında İstanbul’a dönecek olmamın verdiği iç sıkıntıyla uyandım. Yanında kaldığımız arkadaşımız Gürcem, akşama kadar ki seçenekleri sundu bize. St.Hilarion mantıklı geldi. Açıkçası giderken nasıl bir yer olduğunu bilmiyordum. 18 yaşında gitmiştim Kıbrıs’a ama burayı gezmemiştim. Normal bir kaledir işte diyordum. Görünce şaşırdım. Eğer tamamen korunmuş olsaydı, bugün İtalya’daki San Gimignano’dan daha önemli olabilirdi. Fakat herşey de bir hayır var, kurulmuş olduğu tepenin doğasıyla içiçe geçmesi, ağaçların aralarından tırmana tırmana tepesine çıkılabilmesi apayrı bir hava katmış. Bir ara bilgisayarda oynadığım Diablo’nun içerisine girdiğimi düşündüm.

Gelelim hikayesine….

Öncelikle St.Hilarion kimdir ? M.S. 291 yılında Filistin’de doğmuş, daha sonra Kıbrıs’a gelerek 371 yılında burada ölmüş bir aziz. Tabii  bu kadar basit değil. Pagan bir ailenin oğlu olarak doğuyor, eğitim alması için İskenderiye’ye gönderiliyor,burada Hristiyan oluyor. Daha sonra inzivaya çekilip kendini dine, tedavi yöntemlerine ve şeytan çıkarma yöntemlerine adıyor. Bir süre sonra Mısır’a dönüyor,burada tutuklama emri çıkartılıyor.Sicilya’ya kaçıp, oradan da Kıbrıs’a geliyor. Durum böyle olunca da Kıbrıs’ta kaleye adı veriliyor.

St.Hilarion Kalesi’nin ne zaman yapıldığı bilinmese de 1191 yıllı kayıtlarda adına ilk kez rastlanıyor. Kale, Arap saldırılarına karşı Kıbrıs’ta yapılmış 3 kaleden biridir ve en tepe noktası denizden 732 m yüksekliğindedir.

St Hilarion Castle Map Cyprus 2mi3

St.Hilarion bir dönem Lüzinyanlar’ın yazlık ve dinlenme yeri olarak işlev görmüştür.Vikipedi bilgisine göre Lüzinyanlar, 1192 yılında Kudüs Kralı Guy de Lusignan’ın Kıbrıs’ı Aslan Yürekli Richard’dan satın almasıyla başlayıp 1498’de Venedik istilasıyla son bulan bir hanedanlıktır.

St.Hilarion Kalesi’nin tarihinde, gezerken okuduğum ve bunu bilerek dolaşmamın beni daha da havaya soktuğu bir trajedi mevcut.Prens John…Zaten kale içerisinde Prens John Kulesi diye de bir yapı mevcut. Rivayete göre 14.yy sonlarında Kıbrıs Kralı Peter’in kardeşi Antakya Prensi John, kendisine düşman olan Kraliçe Eleanor’un, prensin kendi korumalarını kışkırttığını ve kendisi öldüreceklerini düşünür. Bunun üzerine Prens John korumalarını çağırarak,teker teker kuleden aşağı atar.

2mi3 Cyprus St.Hilarion Prince John Tower

Böyle bir yapı olur da 2mi3 uzaktan mı bakar..Tabii ki hayır. Doğru yürüdüm Kule’ye, trajedinin gerçekleştiği yerde 2-3 dk. hayal ettim.

St.Hilarion Kalesi, dönemindeki yapısından dolayı Walt Disney’in ‘Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’ çizgi filmindeki şatonun çizimine de ilham kaynağı olmuştur.

KıbrısStHillarion 2mi3 Church

-St.Hillarion Kilise-

Kale’nin ‘Royal Apartments’ olarak adlandırılan bölümü görülmeye değer bir nokta. Pencereler hala yerinde ( camlar yok tabii ki ), mimarileri göz alıcı. Ayrıca gene Kale içindeki Bizans Kilisesi çok özel bir yapı. Duvarlarda dikkatli bakıldığında hala ikona boyaları görülebiliyor.Basit bir Kale değil anlayacağınız, yürüyüp geçmiyorsunuz devamlı sizi iki dakika durdurup düşünmeye sevk ediyor.

St.Hillarion 2mi3 Royal Apartments Windows Cyprus

Kısacası, St.Hillarion sadece Kıbrıs’a gidenlerin değil her tarih severin mutlaka listesinde olması gereken bir yer . Doğa yürüyüşü, Tarih kokusu, farklı bir geçmiş deneyimi için ideal bir yer…Bir daha Kıbrıs’a düşerse yolum, şüphe etmeden tekrar giderim.

Bellapais Manastırı : Kıbrıs’ta Görkemli Bir Manastır

St.Hillarion’dan ayrıldıktan sonra baktık ki uçak için acele etmeme gerek yok. Bellapais geçti aklımızdan. Gidelim,görelim dedik. Arabayla yakın sayılır St.Hillarion’dan.

Bellapais küçük ve eski bir köy. Şöyle tarihlendireyim, Bellapais Manastırı M.S.12. yüzyılda inşa edilmiş. Bellapais Manastırı Gotik üsluba göre yapılmıştır. Manastır tamamen ayakta değil, fakat kilise kısmı gayet bakımlı.İçerde ikonalar,freskler mevcut. Augustinian mezhebi rahipleri bu manastırın ilk sakinleri. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethinden sonra Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne veriliyor.

Kıbrıs Bellapais Manastırı 2mi3 Cyprus

Bellapais Manastırı içerisinde yemekhane, çalışma ve sohbet odaları, yatak odaları ve hazine odası da mevcut. Hikayesinden çok görselliği ile önemli bir yer burası. Üst katlarına çıkıp avluyu tepeden görme şansınız da var . Ayrıca manastır içerisinde (yanlış hatırlamıyorsam yemekhane kısmı ) klasik müzik konserleri için bir alan oluşturulmuş.Günümüzde bu konserler aktif olarak devam etmekte.

Dalış ve Tarih Günlükleri’nde bu yaz gerçekleştirdiklerimiz bunlardan ibaret. Yeni bir işte çalışıyor olup, yıllık iznimin olmamasına rağmen en ufak bir tatili fırsat bilip bir yerlere kaçmanın heyecanı bambaşka. Çok ani kararlar çıkabiliyor ve bir bakıyorsunuz kendinizi yolda buluyorsunuz. Bakalım önümüzdeki Kurban Bayramı tatilinde yurtdışına çıkacağız.Daha evvel ne kitaplardan ne televizyondan bilmediğimiz bir yer. Dönüşünde paylaşacağım orasıyla ilgili gözlemlerimi.

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yesimminn

Yunan Mitolojisi’nde Kuşlar : Kartal ve Güvercin

Leave a comment

‘….Toplamış gözlerini Saturnia kaplamış sevdiği bir kuşun tüylerini yıldız yıldız ışıyan kuyruğunu….’

Ovidius, Dönüşümler I.722

Kuşlar…Günümüzde pencerelerimizin önüne konan , arabamızın üstüne pisleyen ,vapurdan simit atıp izlediğimiz kanatlı canlılar. Belki birkaç cinsi bize hala birşeyler ifade ediyordur ( bknz. Yunan Mitolojisi’nde Kuşlar : Baykuş ve Karga ) fakat diğer birçok kuş türü sadece uçup gidiyor gözümüzün önünden. Öte yandan bir dönem Tanrılar’ın zafer işareti olan Kartal sadece bir belgesel kuşu bizim için . Hera’nın simgesi , Argos’un gözlerini kuyruğunda taşıyan Tavus Kuşu’nu görmeye de pek alışık değiliz .

Daha evvel araştırmaya başladığım kuşların Yunan Mitolojisi’ndeki rolüne , Kartal ve Güvercin ile devam edeceğim .

 Yunan Mitolojisi’nde Kartal :

Aetos Dios theoi 2mi3

Aetos Dios ya da Aetos Dias …En anlaşılır haliyle Zeus’un Kartalı . Sadece Yunan Mitolojisi’nde değil Yunan Tarihi’nde sık sık karşılaşırız kartallarla . Özellikle savaş sahnelerinde . Gökte bir kartal gözükür ve işte o an Zeus’un işareti anlamına gelir bu kuş . Gittiği yöne , konduğu yere göre kehanetler düzenlenir hemen . Ama netice kesindir , zafer . Peki Zeus neden Kartal ile özdeşleşmiştir ? Sebebi aslında açık , kartal da tıpkı Zeus gibi göklerin hakimidir .

Kartalın Zeus’un simgesel kuşu halini almasında Attika Kralı Periphas’ın dönüşümü sözkonusudur . Efsaneye göre Periphas ,adil ve dindar bir kraldı . Periphas ayrıca Apollon’un rahibiydi ve bu Tanrı’ya ait bir kültü vardı . Periphas’ın iyi yönetimi , yaptığı iyilikler bir süre sonra onu Attika Halkı gözünde Zeus’a eşdeğer pozisyona getirdi . Attikalılar Zeus’a ait olan herşeyi Periphas’ın yaptığını düşünmekle birlikte , Periphas adına bir Zeus Tapınağı inşaa ettiler . Daha açıkça belirtmek gerekirse yaptıkları tapınakta Zeus ile Periphas’ın ismini bir tuttular . Zeus Soter ( Kurtarıcı ) , Epophion ( Herşeyi Gören ) isimleriyle anmaya başladılar . Tabii bu durum Zeus’u çok rahatsız etti ve Periphas’ı bir yıldırım darbesiyle küle çevirmeyi düşündü . Fakat Apollon araya girerek Zeus’u bu fikrinden vazgeçirdi . Bunun üzerine Zeus , Periphas’ı ziyaret etti . Karısıyla sevişen Periphas’a iki eliyle dokundu ve onu bir kartala çevirdi . Periphas’ın dindarlığından ötürü onu bütün kuşların kralı ilan etti , asasını taşımakla görevlendirdi ve kendi kültünün bir simgesi haline getirdi .

Aetos Dios , Periphas’ın dönüştüğü kartaldır . Zeus’un farklı görevlere gönderdiği -mesela  Prometheus’un karaciğerini yemesi için – kartallarla karıştırılmamalıdır . Bazı kaynaklara göre Tanrılar’ın sakisi Ganymedes’i kaçırıp Zeus’a getiren de Aetos Dios’dur .

Kartal , Zeus kültüne girdikten sonra Antik Çağ kahinleri tarafından da görüldüğü takdirde yorum gerektiren bir canlı halini almıştır .

Sadece Yunan Mitolojisi’nde değil , daha birçok kültürde kartalın önemi büyüktür . Özellikle Çift Başlı Kartal sembolünü Eski Türk Medeniyetleri’nde , Bizans İmparatorluğu’nda ve daha bir çok kültürde görebiliriz . Kartal bir sembol olarak Hristiyanlık içine de girmiştir . Bazı kaynaklara göre kartalın uçuşu İsa’nın Dirilişi’ni ve göğe yükselişini simgeler . Ayrıca Katolik Sembolizmi’nde Kartal Evangelist Yuhanna’nın sembolüdür .

Yunan Mitolojisi’nde Güvercin :

Aphrodite Doves

Güvercinlerin özellikle beyaz olanların hangi Olymposlu’yla özdeşleştiğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek . Onikiler’e şöyle bir göz gezdirdiğimiz takdirde Aphrodite en yakın gözükmektedir . Günümüzde de beyaz güvercin barışı ve sevgiyi temsil eder . Aphrodite’in güzellik ,aşk ve sevgi Tanrıçası olduğunu düşündüğümüz takdirde güvercinin O’nla özdeşleşmesi pek şaşırtıcı değildir .

Tıpkı baykuşun , kartalın olduğu gibi güvercinin de bir Olymposlu ile özdeşleşmesinin mitolojik bir geçmişi vardır . Bu hikayede Peristera isminde bir perinin dönüşümü söz konusudur . Efsaneye göre Peristera Aphrodite’in çevresindeki perilerden (nympha) biridir. Aphrodite ile oğlu Eros,  birgün eğlenerek çiçek toplarken aynı zamanda kim daha çok toplayacak diye yarışmaya başlamışlardır . Aphrodite’in geri kaldığını gören Peristera Tanrıça’ya yardım etmiş fakat bunu farkeden Eros ona kızarak periyi bir güvercine çevirmiştir. Bunun üzerine Aphrodite bu periye olan sevgisinden ve cezayı telafi etmek istemesinden dolayı güvercini kendi kuşu haline getirmiştir .

Şunu da özellikle belirtmek isterim , Peristera (Περιστέρα) bugün Yunanca’da da güvercin anlamına gelmektedir .

Güvercin Aphrodite’in simgesel kuşu olduktan sonra tasvirlerde , antik edebiyatta yerini almaya başlamıştır .

‘…Sonra , uzaydan , çekip götürmüş onu güvercinler , ayak basmış Laurentum kıyılarına…’

Ovidius,Dönüşümler XIV.598

Aphrodite yolculuklarını güvercinlerin çektiği arabası ile gerçekleştirmektedir . Bu Tanrıça’yı daha saf ve sevgi dolu kılmaktadır bana göre .

Beyaz Güvercin , Hristiyan Sembolizmi’nde Kutsal Ruh’u temsil etmektedir . Bugün kiliselerdeki Hz.İsa ikonalarında beyaz bir güvercin ile Kutsal Ruh’un tasvir edildiğini görebilirsiniz . Aphrodite ile birlikte saflık , sevgi ve aşk gibi bir anlam kazanan güvercinin daha sonra da Hristiyanlığın yapıtaşlarından Kutsal Ruh’u temsil etmesi gayet mantıklı geliyor kulağa .

Dönüşüm hikayelerinde çok ince noktalar olduğunu düşünmekteyim .Hani dönüşümler genelde bir kızgınlık sonucu gerçekleştirilir ,kimi zaman mükafattır kimi zaman ceza .Dönüştürülenin pek bir suçu yoktur çoğu zaman . Bu yazıda anlattığımız iki hikayeye bakınca da bu ince noktaları farkedebiliriz aslında . Zeus Periphas’ı kıskanır ve bu kıskançlık kızgınlığa varır . Onu bir kartala dönüştürür fakat mükafatlandırır . Eros Peristera’ya kızar ve onu bir güvercine çevirir . Eros’a gerçekleştirdiği bu dönüşüm işleminden dolayı kızamıyorum bile mesela . Çok masum geliyor kulağa her seferinde .Ovidius’un Dönüşümler’inde , dönüştürülen kişiye üzülsemde çoğu sefer , Tanrılar’ın bir bildiği varmış diyorum gene de . Yıl 2012 ve beyaz güvercin sevginin , barışın simgesi . Tıpkı binlerce yıl evvel  Tanrılar’ın düşündüğü ve simgeselleştirdiği gibi…

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-) Ovidius , Dönüşümler , Çev.İsmet Zeki Eyüpoğlu , Payel Yayınevi , İstanbul , 1994

2-) Grimal P. , Mitoloji Sözlüğü , Çev.Sevgi Tamgüç , Sosyal Yayınlar , İstanbul , 1997

3-) www.theoi.com

Yunan Mitolojisi’nde Kuşlar : Baykuş ve Karga

2 Comments

‘Hellenler’in bir deniz zaferi umuduna kapılmalarını sağlayan en önemli sebep ilahi bir işaretti.Bir kartal İskender’in gemisinin kıç güvertesine konmuştu.’

Arrianos , Alexandrou Anabasis Bl.18

İnsanoğlu geçmişte inandığı Tanrılar’ın büyük bir kısmını göklerde aramıştır . Kimi zaman Onlar’ı bir dağın bulutlarla gizlenmiş tepesine oturtmuş , kimi zaman göğün birçok kattan oluştuğunu düşünerek en üst kata yerleştirmişlerdir . Göklerde aradıkları Tanrılar’ına , gene göklere yükselen kuşlarla ulaşmaya çalışmış olacaklar ki , Yunan Mitolojisi’nde ve Tarihi’nde birçok simgesel kuşlardan bahsedilmektedir. Baykuş , Kartal , Şahin , Güvercin…  Hepsi neredeyse birçok Tanrı ile ayrı ayrı özdeşleşmiş ve sonrasında başka kültürleri de etkilemiştir.

Yunan Mitolojisi’nde kuşlarla özdeşleşen Tanrılar hakkında bilgiler Homeros ve Hesiodos’un eserlerinde verilmeye başlamış , Ovidius’un Dönüşümleri’nde detaylandırılmıştır . Ayrıca Arrianos , Ksenophon gibi Antik Yunan Çağ yazarları ilahi semboller olarak kuşlardan bahsetmişlerdir .

Yunan Mitolojisi’nde Baykuş :

owleye athena 2mi3

Baykuşlar , her ne kadar Yunanistan’da bilgelik anlamı taşısa da birçok yerde uğursuzluk ve ölüm getiren anlamı da taşımaktadır . Bir dönem cadılarla birlikte de bu hayvanın adı anılmıştır . Peki Yunan Mitolojisi’ne nasıl girmiştir baykuş ?

Efsaneye göre , Tanrıça Athena ,baykuşun bakışlarından , gece görme yeteneğinden çok etkilenmiş ve gece kuşu olan kargayı bu görevden sürerek yerine baykuşu getirmiştir . Baykuş , Athena’nın görmediklerini görüp Tanrıça’yı her daim haberdar etmiştir. Tanrıça’nın  kendisine ait baykuşun adı ‘Athene Noctua’ olarak geçer ( Küçük Baykuş olarak da bilinir ) ve Acropolis’in koruyucusu olduğu söylenir . Antik Yunan paralarına baktığımızda üzerinde baykuşu görmemizin bir sebebi de bu kuşun ayrıca ticaret üzerinde bir koruyucu gözlemci olduğuna inanılmasındandır . Rivayete göre baykuşa gece görme yetisini kazandıran , içinden gelen sihirli bir ışıktır .

Ancient Greek Coin 2mi3

Antik Yunan Çağı’nda baykuşlar ordunun da koruyucusu olarak görülürdü . Tabii bunu bir yerde Athena’nın bilgeliğin yanısıra Savaş Tanrıçası ( Ares’ten farklı olarak ) olmasına , baykuşun da Athena’nın simgesi olmasına bağlayabiliriz . Rivayete göre , savaş sırasında Yunan Ordusu’nun üzerinden uçan bir baykuş zafere işarettir .

Baykuş’un Yunan Mitolojisi’ndeki yeri bunlarla sınırlı kalmamaktadır . Ovidius’un Dönüşümler adlı eserinde Ascalaphus’un bir baykuşa dönüştürülmesi anlatılmaktadır . Efsane’ye göre Ascalaphus , Hades’in bahçesinde dolaşan Persephone’nin bir nar tanesi yiyerek orucunu bozduğunu görür . Orucunu bozan Persephone , bu yüzden gün ışığına çıkma umudunu iyice yitirmiştir . Ascalaphus Persephone’yi ihbar eder ve bu duruma kızan Demeter  Ascalaphus’u bir baykuşa çevirir .

Askalaphos Persephone 2mi3

‘ Başında Phlegeton sularıyla ıslanan bir gaga , tüy , kocaman gözler yarattı . Değişti tüyle kaplandı sarımsı gövdesi , büyüdü başı , kıvrıldı , uzadı tırnakları , güçlükle titrerdi kımıldayan kolunda tüyler . Yıkımların ulağı , uğursuz sayılan , bütün ölümlülerin kaçındığı baykuş derler buna . ‘

Ovidius , Dönüşümler V.Kitap 545

Ovidius’un dizelerine baktığımızda baykuşun uğursuz bir sembol olduğunu görürüz . Hakikaten de Yunan Kültürü’nde bilgeliğin simgesi olan bu kuş , Roma Kültürü’ne uğursuz , yıkım getiren olarak geçmiştir .  Erken Roma Dönemi’nde evin kapısına çivilenmiş bir baykuş ölüsünün evi baykuşun daha evvel neden olduğu kötülüklerden koruduğuna inanılmıştır . Gene Julius Caesar’ın , Augustus’un , Agrippa’nın ölümlerinin bir baykuş tarafından daha evvel bildirildiği söylenmektedir .

Peki baykuşun Yunanlılar tarafından kutsal sayılıp , Romalılar tarafından uğursuz olarak nitelendirilmesi neye dayandırılabilir ? Tamamen şahsi fikrimdir , ben bu inancın köklerini Truva Savaşı’nda arıyorum. Daha evvelki yazılarımda da belirttiğim gibi  Roma  , Truvalı Aeneas’ın torunları tarafından kurulmuştur . Yani Roma kendi soyunu Truvalılara dayandırmaktadır . Truva Savaşı’nda Baykuş Gözlü Tanrıça Athena Yunanlılar’ın yani Akhalar’ın tarafında yer almıştır . Akhalar Truvalıları büyük yıkıma uğrattırmıştır . Dolayısıyla Athena’ya karşı buradan kaynaklanan bir kin duymuşlar , simgesi baykuşa da yıkım getiren bir anlam yüklemiş olabilirler . Ama bu tamamen şahsi fikrimdir .

Yunan Mitolojisi’nde Karga :

kargalar yesimminn 2mi3

Baykuşu anlatırken bahsi geçmişti karganın . Önce gece kuşuyken bu görevden sürülmüş ve yerine baykuş geçmişti . Kargalardan bahsedelim şimdi de . Öncelikle kargaların neden siyah olduğuna dair farklı rivayetler mevcuttur . Bir kısmı Athena’nın öfkesinden bir kısmı da Apollon’un öfkesinden bahseder .

Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir ki Yunan Mitolojisi’ne göre Karga ilk başta bembeyaz bir kuşmuş . Athena’nın en sevdiği üstelik . Bakire Athena’nın , Erichton isimli bir oğlu olmuş . Tabii nasıl hala bakire olabiliyor diyorsanız Erichton’un doğumunu incelemeniz gerekir . Özetleyecek olursak , Hephaestos Tanrıça Athena ile birlikte olmak ister . Birgün Athena’yı yakalar ve birleşemeden tohumlarını Athena’nın bacağına bırakır . Athena tiksinerek bir bez parçasıyla bunları siler ve toprağa atar . Bu tohumlardan Erichton doğar ve Athena Erichton’u Atina Kralı Cecrops’un üç kızına emanet eder . İşte karganın trajik hikayesi burada başlar . Cecrops’un kızlarının Erichton’a iyi bakamadığını görür karga , gider durumu Athena’ya anlatır . Athena’nın öfkesi ilk başta kargayı vurur . Onu gece kuşluğu görevinden sürer ve yerine baykuşu getirir . Daha sonra Apollon sahiplenir kargayı . Bu seferde Apollon’un sevgilisi Coronis’in davranışlarını beğenmez karga ve gider Apollon’a anlatır . Apollon kargayı dinleyerek öldürür Coronis’i , Asklepios’un annesini … Sonra pişman olur yaptığı şeye , ve beyaz kuşlar içerisinde yeri olmasın diye kapkara yapar kargayı . Anlayacağınız karga ne çektiyse dilinden çekmiştir .

Coronis Apollo Crow 2mi3

Bahsettiğim bu hikayeler bazı çevirilerde kuzgun olarak geçmektedir . Fakat Yunan Mitolojisi’nde karga ile kuzgun aynı familyadan oldukları için herhangi bir ayrım söz konusu değildir .

Aisopos , masallarının büyük bir kısmında kargalara yer vermiştir ve bir çoğunda karganın ne çektiyse çenesinden çektiğini vurgulamıştır .

Karga , Yunan Mitolojisi’ndeki rolü itibariyle uğursuz olarak nitelendirilse de diğer birçok mitoloji de vazgeçilmez öğeler arasındadır .Fakat , Antik Yunan döneminde kargalar , baykuş kadar simgesel olamamıştır . Tabii bunda sebep aramaya gerek yok , neticede uğursuz sayılmışlardır .

Yunan Mitolojisi’nde kuşlar sadece baykuş ve karga ile sınırlı değil tabii ki . Bu araştırmanın devamında Zeus’un simgesi Kartal , Aphrodite ile özdeşleşmiş Güvercin , Hera’nın simgesi Tavuskuşu’ndan bahsedeceğim . Şimdilik günümüzde anlamsız bir şekilde bir anda popülerliği artmış , modayı etkilemiş baykuştan ve baykuşun yerini aldığı ,çevremizde sürekli gördüğümüz kargadan bahsetmek istedim .

Yunan Mitolojisi’nde Karga başlıklı kısmın girişinde karga fotoğrafı için  Yesimminn‘e çok çok teşekkür ederim .

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-) Ovidius , Dönüşümler , Çev. İsmet Zeki Eyüpoğlu , Payel Yayınevi , İstanbul , 1994

2-) Grimal P. , Mitoloji Sözlüğü , Çev. Sevgi Tamgüç , Sosyal Yayınlar , İstanbul , 1997

3-) Arrianos , İskender’in Seferi , Çev. Furkan Akderin , Alfa Yayınevi , İstanbul , 2005

4-) http://www.owlpages.com/index.php

Kaş : Tarih , Doğa ve Macera

1 Comment

Antiphellos … Bir Likya hayranı olarak Kaş’a hala Antiphellos demem bana buranın önemini daha da vurguluyor . Çünkü Antiphellos’tan önce Phellos vardı . Yukarıda , Çukurbağ Köyü dolaylarında …. Sadece bir limandı Antiphellos . Fakat ne olduysa bölgeden elde edilen sedir ağacı ve sünger ticareti bu limanı zenginleştirmiş , Phellos gerilemiş ve Antiphellos gelişmiş bir şehir halini almıştır . O dönemin etkisini yaşıyoruz belki de hala . Antiphellos’la daha çok ilgileniyoruz .

Hiçbir tura bağlı kalmaksızın bu yaz kendi gezimizi kendimiz düzenleyelim ve tarihin yanı sıra biraz da macera katalım dedik , 23 Haziran sabahı Kaş’a geldik . Her ne kadar Telmessos’daki ( Fethiye ) kadar etkileyici olmasa da tepelerin üzerine oyulmuş ufak kaya mezarları selamladı bizi . Bir haftalık turumuza artık başlayabilirdik .

Birinci Gün : Tiyatro ve Uzunçarşı

Otogar’da indikten sonra ilk durağımız , aracılığıyla pansiyonumuzu ayarladığımız ve beraber aktivitelerimizi gerçekleştireceğimiz Bougainville Travel oldu . Kısa bir tanışmanın ardından hiç beklemediğimiz bir güzelliğe ve şirinliğe sahip olan Gülşen Pansiyon’a yerleştik . Ne yalan  söyleyeyim Kaş’taki pansiyonlardan sonra denize sıfır tatil köylerini daha da gereksiz buldum . Neyse , biraz denize girdikten sonra Kaş turuna başlamak üzere dışarı çıktık .

Antiphellos Antik Tiyatrosu kaldığımız yere 2 dk yürüme mesafesinde olduğundan ilk önce oraya gittik . Hem Yaşar Yılmaz’ın incelemelerine hem de benim gözlemlerime göre Antiphellos Tiyatro’su tek kademeli olup , 26 oturma sırasından oluşmaktadır . Yaklaşık 2800 kişilik bir kapasiteye sahiptir. M.Ö. 1. yüzyıla tarihlendirilmiştir ve M.S. 2.yüzyılda onarılmıştır. Bana kalırsa bu tiyatronun en güzel yanı manzarasıdır . En üst basamaklarda oturduğunuz takdirde bütün Kaş’ı yukarıdan görmekle birlikte Meis’i ve yarımadaları izleyebilirsiniz . Ayrıca tekne ile Kaş’a yaklaşırken tiyatronun açık görüntüsü de bir başka güzellik katmaktadır .

Antiphellos Tiyatro 2mi3

-Antiphellos Tiyatro-

Tiyatro’dan çıktıktan sonra merkeze doğru yürüdük . Uzunçarşı Caddesi’nin cumbalı evlerini ve cadde sonundaki Kral Lahdi’ni çok merak ediyordum . Zaten Kaş deyince aklıma bir Kral lahdi  bir de Simena’daki deniz içerisinde kalmış lahid aklıma geliyordu .

Uzunçarşı Caddesi tur acenteleriyle ,hediyelikçilerle dolu bir cadde . Fakat cadde bitimindeki Kral Lahdi burayı ölümsüzleştiriyor . Bu lahid M.Ö. 4. yüzyıla tarihlendirilmiştir . Tek bir blok taştan oyulmuştur . İki katlıdır . Lahdin ters sandal şeklinde olan üst kısmında sağlı sollu ikişer adet aslan başı bulunmaktadır . Ayrıca lahdin bir tarafında 8 sıra halinde Likya dilinde yazılmış bir yazıt bulunmaktadır . Bu lahdin kime ait olduğu bilinmemektedir  fakat ihtişamından olsa gerek halk tarafından Kral Lahdi olarak adlandırılmıştır .

Antiphellos Lahid 2mi3 Kas

 Antiphellos Lahid Yazıt 2mi3

-Kral Lahdi ve  Yazıt-

Likya’da kaya mezarları ve ev tipi mezarların yanı sıra tıpkı Kral Lahdi’nde olduğu gibi ters sandal biçimli lahidlerden çok fazla bulunmaktadır . Bu tarz Likyalılar’ın inançları doğrultusunda oluşmuştur . İnanca göre kıyamet gününde dünya ters dönecek ve her yer su altında kalacaktır . İşte o zaman bu lahidler ters dönerek bir sandala dönüşecek ve içerisindeki kişiyi yok olmaktan koruyacaktır .

İkinci Gün : Hellenistik Mabed ve Likya Yolu

Antiphellos , Dünya’nın en önemli yürüyüş rotalarından biri olan Likya Yolu’nun üzerinde bulunmaktaydı . Bu yol Fethiye’den Antalya’ya 509 km’lik bir yol olmakla birlikte yaklaşık bir ay içinde bitirilebilmektedir . Likya Yolu’nda yer yer tarihi yapılarla ve doğal güzelliklerle karşılaşılmaktadır . Kaş turumuzun ikinci gününde Kaş’tan Limanağzı’na kadar olan 4 km’lik Likya Yolu’nda yürümek istedik . Açıkçası Limanağzı’ndan Kaş’a dönen teknelere güveniyorduk . Tabii bu teknelerin dönüş saatini bilmiyorduk .

Öğlen saatinin zararlı güneşinden kaçmak için saat 2 gibi pansiyondan ayrıldık ve başladık yürümeye . Hemen yolumuzun üzerinde bulunan Helenistik Mabed’i ziyaret ettik . Açıkçası Kaş’a gelirken böyle bir yapı ile karşılaşacağımı bilmiyordum . İlk bakışda muntazam kesilmiş taşlarıyla arkadan çok haşmetli gözükse de yapının iç kısmının çalılık ve ağaç dolu olması bizi biraz üzdü . Açıkçası mabed hakkında da çok fazla bilgiye sahip değiliz .

Antiphellos Hellenistik Mabed 2mi3 Kas

-Hellenistik Mabed-

Likya Yolu’nda ilerlerken ilk durağımız Büyük Çakıl plajı oldu . Burada kendimizi yüzmeye biraz fazla kaptırdık , plajdan ayrıldığımızda saat beş buçuğa geliyordu . Plaj çalışanlarından Limanağzı’ndaki son teknelerin 18:30’da hareket ettiğini öğrensek de bu yol üzerinde yürümemizi engellemedi .

2mi3 Lycian Road Antiphellos

-Likya Yolu ve 2mi3-

Likya Yolu üzerinde yer yer tabelalar olmasına rağmen asıl işaretlere kayaların ve ağaçların üzerinde rastlıyoruz . Bu kayaların veya ağaç gövdelerinin üzerinde kırmızı-beyaz iki şerit varsa doğru yoldasınız demektir fakat ‘X’ görüyorsanız ters giden bir şeyler vardır . Şeritleri takip ederek araba yolunun sonuna geldik ve karşımıza tepelerinden üzerindeki ormanların içerisinde bulunan patika çıktı . Merak ediyorduk yolun geri kalan kısmını , öte yandan çekiniyorduk da geri dönebilecek miyiz diye . Derken karşımıza bir teyze çıktı . Kendisi bütün sıcak kanlılığıyla bizle sohbet ettikten sonra , her ne kadar çok yorgun görünsede bizimle Likya Yolu’nu yürüyeceğini söyledi . Artık bir rehberimiz vardı . Yıldız Teyze önderliğinde ilerliyorduk , kendisi bize kestirme yolları gösteriyordu . Ara ara çekindik fakat kırmızı-beyaz şeritler her şeyin yolunda gittiğini gösteriyordu . Biz şehir çocuklarının görüpte anlayamadığı izlerin yaban domuzlarına ait olduğunu öğrendiğimizde ise biraz şaşırdık . Yıldız Teyze ile ‘Deve İneceği ‘ denen dar yola yakın bir yere kadar yürüdük . Ardından geri dönüşün zor olacağını düşünüp hep beraber geri döndük . Tahminen 509 km’lik Likya Yolu’nun 2 km’lik kısmını yürümüş olduk . Karşılığında sohbet dışında hiçbirşey beklemeyen Yıldız Teyze’ye de buradan selamlar .

Likya Yolu Serit ve Golge 2mi3

-Likya Yolu Şeritleri , Gölge Yesimmin ve 2mi3 -

Bu arada belirtmek isterim ki Likya Yolu 1999 yılında Kate Clow adında bir bayan tarafından hizmete açılmıştır .

Üçüncü Gün : Kanyon Geçişi

İki gün tarih ve keşif dolu geçtikten sonra , bugün doğaya karşı ilk mücadelemiz olan Kanyon Geçişi’ni gerçekleştirecektik . Açıkçası ben heyecanlıydım . Yesimminn daha sakindi bana göre . Daha evvel kanyon görmüştük …Saklıkent Kanyonu’nun turistik kısmında epey yürümüştük . Fakat Kanyon Geçişi yürüşten daha farklı bir şey olmalıydı .

Bougainville Travel ekibi , Kıbrıs Kanyonu’nu seçmişti . Burası birgün de tamamlanabilen bir kanyondu . Saklıkent’i geçmek için 2 gün gerekliymiş . Kıbrıs Kanyonu’nun güzel yanı bakir olmasıydı bana göre . Turizme açık bir kanyon değildi burası , sadece doğa sporları için kullanılıyordu . Dolayısıyla saflığını hala koruyordu .

Suların henüz yükselmemesinden dolayı kanyonun ortasından girdik . Önce 7-8 metre , ardından 50 metre ve en son 15 uzunluğunda üç yerden ipler yardımıyla aşağı indik . Bu turun en üzücü yanı , beraberimizde fotoğraf makinemizin olmayışıydı . Gerçeği yanımızda olsaydı da tur sonunda bozulmuş olacakdı . Eğer böyle bir tura katılacaksanız , su geçirmez ve dayanıklı bir fotoğraf makinesini yanınızda götürmenizi tavsiye ederim .

Kanyon’un tam içine girdikten sonra kısa bir yemek molası verdik , ardından başladık yürümeye . Sonlara doğru bir çok doğal havuzdan geçmek , bir çok dar alana tırmanmak zorunda kaldık . İlk başında tedirgin olduğum bu geçişin sonunda çok cesaretlenmiştim . Askerden döndükten sonra Saklıkent Geçişi’ni yapmayı kafama koydum .

Açıkçası televizyondan bu tarz doğa sporlarıyla uğraşanları gördüğümde bir anlam veremiyordum . Ne anladıklarını merak ediyordum . Denemeden anlaşılmıyormuş . Bence herkesin bir kere yaşaması gereken bir deneyim . 50 metre yükseklikte , belinizden bir iple bağlı  yere paralel olarak aşağı inmek , adeta düz duvarda yürümek mükemmel bir duygu . Tabii o sırada akla Dağcı , 127 Saat , Cehenneme Bir Adım gibi filmler gelmiyor değil  :)

Kanyonun sonlarına doğru derin yerlerde eğlenmek için birkaç kez suya atladık. Bu yaşıma kadar suya atlamayı pek sevmezdim , resmen karakterim değişti .

 Gün sonunda kendimi yenilenmiş ve daha güçlü hissettim . Askerden sonra bu doğa sporuyla daha fazla ilgileneceğime dair söz verdim kendime . Üstelik artık dağ bayır tırmanırken adımımı daha cesur atıyorum .

Tavsiye ettikleri kadar varmış .

Dördüncü Gün : Kaya Mezarları , Sarnıç  ve Limanağzı

26 Haziran Pazar gününe denk gelen tatilimin dördüncü günü , Meis’ten Kaş’a yüzme yarışı vardı . Az yol değil , yaklaşık 7.5 km … Yesimminn özellikle izlemek istedi çünkü bir ekip Düşler Akademisi’ni temsil ediyordu . Ben biraz izledikten sonra Kaya Mezarlarını görmek istedim . Aslında turun ikinci günü bir iki tanesine bakmıştık ama daha yukarıdakileri merak ediyordum . Üstelik tırmanmaktan korkmuyordum artık . Yüzme yarışları devam ederken , kayalara oyulmuş mezarları gezdim .

Daha evvel bahsettiğim Fethiye’deki Amyntas Mezarı’na göre bakarsak bu mezarların daha normal bir hayat yaşamış insanlara ait olduğu anlaşılmaktadır . Zaten Amyntas’ın mezarı ‘Tapınak Mezar’ olarak geçmektedir ve en yüksekte yer almaktadır .  Kaş’ta bulunan kaya mezarlarının bir kısmı kare şeklinde kesilmiş ,bir kısmına gene sandalımsı bir şekil verilmiş . Likya döneminde insanlar ölen yakınlarını kendilerine yakın olmaları açısından oturdukları yerlere yakın gömmüşlerdir . Bu kaya mezarlara bakınca aklıma gene Daniken’in teorileri gelmedi değil . Kaya’nın o kadar muntazam oyulup , işlenip içerisinin bir oda gibi ayarlanması o dönemin aletleriyle hala mantığa sığmıyor . Biri öldükten sonra kısa sürede böyle bir mezar açamayacaklarını göz önünde bulundurursak , muhtemelen ölmeden mezarlarını yaptırıyorlardır ( Tamamen şahsi görüşümdür ) .

Likya Kaya Mezar 2mi3

-Likya Kaya Mezarı-

Kaya Mezarları’ndan dönerken sahilde bir cafe içerisinde yer alan antik sarnıç gözüme takıldı . Cafe içerisinde yer alsada gidip görmek serbestti . Belki de böyle bir alan içerisinde olması daha iyi olmuştur . Bu sarnıç M.Ö.5. yüzyıla tarihlendirilmiştir . İlk başta su depolamak amacıyla yapılmış olsa da , daha sonraları şarap , zeytinyağı , sebze muhafaza etmek için kullanılmıştır . Hakikaten sarnıcın içine girdiğiniz de Kaş’ın sıcağından uzaklaşmış oluyorsunuz . Bu sarnıç içerisinde o dönemden korunagelmiş küpleri görmek mümkündür .

Antiphellos Sarnıc 2mi3

-Likya Tipi Sarnıç-

Dördüncü günün son kısmını Limanağzı’nda geçirmek istedik . Fakat bu sefer yürüyerek değil , Kaş’tan tekne ile geçtik . Limanağzı , ne kadar dalga olursa olsun sakinliğini hiç bozmayan bir koy . Koyu içine alan tepelerin üzerinde gene kaya mezarlarını görmek mümkün . Üstelik tamamlanamadığını düşündüğüm mezarlar da vardı . Likya Yolu’nu tersten yürümek isteyenler için gene kırmızı beyaz işaretler vardı kayaların üzerinde . Biraz çıkmayı denesem de , önümden geçen bir yılan , ayaklarımdaki sandaletlerden dolayı beni engelledi .

Limanagzi Antiphellos 2mi3

-Limanağzı-

Beşinci Gün : Dalış

Kanyon Geçişi’nden sonra ‘Kaş’a gittik ama yapmadık’ demeye insanların utandığı dalış programını gerçekleştirmek istedik . Eğitimli dalgıç olmadığımız için deneme dalışına katıldık. Muhtemelen deneme dalışı olduğu için Kanyon Geçişi kadar heyecanlı değildi fakat huzur vericiydi . Star Wars’ta uçakların uzay boşluğundan bir gezegene inerken yaşadığı renkliliği hissettim . Önce bir mavilik , ardından bulanıklık ve sonunda yepyeni bir dünya . Farklı yer şekilleri , renkleri , bitkileri ve sakinleriyle bambaşka bir dünya . Tüpten soluduğum oksijen ciğerlerimi temizledi sanki . Dışarıda olduğumdan daha rahat nefes alıyordum . Anlatılamayan bir duygu bence . Trompet balıklarıyla göz göze gelmek , balık sürülerinin arasına karışmak . İyi çekilmiş 3D bir film gibiydi .

Dalışımızı Limanağzı açıklarında gerçekleştirdik . Bizden önce dalan profesyonellerin çıktıktan sonra anlattıkları , ‘Acaba ben neler göreceğim ? ‘ sorusunu getiriyordu akıllara . Keşke daha gençken eğitimini alsaydım İstanbul’da diye geçirdim içimden . Neyseki hala geç değil .

Altıncı Gün : Deniz Kanosu ile Batık Şehir , Tershane Koyu , Simena

Kaş’ta tekne turlarının programı Fethiye’dekiler kadar kapsamlı değil . Fethiye’de 12 Adalar Turu başlı başına bir tatil . Kaş’ta tekneler Kekova’ya , Simena ve Tershane Koyu’na uğruyorlar ve birer saatlik yüzme molaları veriyorlar . Öte yandan Batık Şehir’de teknelerin durması , yüzmek ve dalmak yasak . Tekne turunun içimize sinmemesi bizi başka bir etkinliğe yöneltti . Aynı rota üzerinde deniz kanosu yapmak … Turumuz Üçağız’dan başlayıp sırasıyla Tershane Koyu , Batık Şehir ve Simena rotası ile devam edecekti …

Üçağız’dan kanolarımıza binerken fark ettik ki , Show Tv ekibinden arkadaşlar da bizimle birlikte , üstelik çekim yapıyorlar . Bir şeyler olacak gibi geliyordu bana …Denize ilk açıldığımızda hava yumuşak ve dalga yoktu . Tershane Koyu’na rahat bir şekilde vardık .

Tershane Koyu , adından anlaşılabildiği üzere , döneminde küçük çaplı gemilerin yapıldığı , onarıldığı bir koy . Kara üzerinde yapılara ait kalıntılar hala mevcut . Bu kalıntılar Bizans Dönemi’ne denk geliyor. Ne yazık ki yapılara dair açıklamalar yazmıyor hiçbir yerde . Sadece tahmin yürütebiliyorsunuz . Aşağıdaki fotoğrafta alanda bir kilise olduğu söyleniyor .

Tershane Koyu Kekova 2mi3

-Tershane Koyu , Kekova -

Tershane Koyu’ndan hareketle Batık Şehir üzerinden geçerek Simena’ya doğru gidiyoruz . Batık Şehir’de suyun altında kalan kısımları canlandırmak çok zor fakat adanın kenarlarında görülen ve denizin içine doğru gidenyollar hakikaten insanı etkiliyor . Batık Kent ,  M.Ö.5.yüzyıla tarihlendirilmiştir . 

Batık şehri daha iyi gözlemlemek için ya cam tabanlı tekneler ya da dalış tercih edilebilir . İnternetteki görsellerden eskiden dalışa izin verildiği anlaşılıyor fakat artık söz konusu bile değil . Umarım profesyoneller tarafından Batık Kent iyi bir durumda ziyarete açılır .

Deniz Kanosu ile yaptığımız tur esnasında sadece mola yerlerinde fotoğraf çekebildik . Çantalarımız eskort teknenin içerisinde yer alıyordu . Fotoğraf makinelerimizi kano içerisine almak istediysek de , rehberlerimiz pek tavsiye etmedi . Dolayısıyla batık şehri fotoğraflayamadık . Fakat fotoğraflayabilseydim de yayınlayamayacaktım . Simena rotası üzerinde dalgalar yüzünden kanomuzun ters döndüğünü öğrendiğinizde bana hak vereceksiniz . Nasıl olduysa bir anda havanın bozulması ve denizin aşırı dalgalanması alaboraya neden oldu . Güneş gözlüklerimiz Akdeniz’in derinliklerinde . Alaboradan sonra kanolarımızın çok fazla su almış olması nedeniyle , Simena’ya kadar eskort tekne ile gittik . Simena’dan sonra da kano turu hava şartlarından dolayı iptal edildi .

Kekova Deniz Lahid 2mi3

-Simena , Lahid –

Simena , ‘Türkiye’nin Güzellikleri’ listesinde fotoğrafını mutlaka gördüğümüz , deniz içerisindeki lahdin olduğu ada . Tıpkı ‘ Didim Medusa’sı’ gibi bir simge olmuş artık bu lahid . Lahidin yanına gelmeden önce kaleye çıkıyoruz .  Simena , Likya kıyı kentlerinden biri olup M.Ö.4.yüzyıla tarihlendirilmiştir . Kentin adından ilk Pilinus bahsetmiştir . Ören yeri girişindeki açıklamaya göre Simena ; Aperlai , Apollonia ve İsinda ile birlikte bir federasyon oluşturmuş ve Likya Birliği’nde Aperlai tarafından temsil ediliyordu .

Simena Kalesi , Ortaçağ’da kullanılmıştır . Rodos Şövalyeleri tarafından yapılmıştır .  Kale içerisinde bir tapınağın kalıntıları bulunmaktadır . Ayrıca gene kale içerisinde bulunan 300 kişilik tiyatro Likya bölgesinin en küçük tiyatrosu ünvanına sahiptir . Simena’nın günümüzdeki ismi Kaleköy’dür .

Simena Kale 2mi3

Yedinci Gün : Patara

İstanbul’a dönmeden bir önceki gün Likya’nın en önemli kenti Patara’yı görmezsek ayıp edeceğimizi düşündük . Patara çok güzel bir liman kenti olmasının yanı sıra , Likya Birliği’nin başkentliğini yapmıştır . Birlik içerisinde üç oy hakkına sahip altı kentten biridir . Gene Büyük İskender’in Patara’yı kuşattığını bilmek , daha evvel olduğu gibi  İskender Dönemi’nde adı geçen kentleri ziyaretimde yaşadığım gururu yaşattı .

Patara’nın ismi her ne kadar bilinse de , Patara Antik Kenti yeni yeni günışığına çıkıyor . Açıkçası ziyaretimiz sırasında özenli bir çalışma devam ediyordu . Antik Meclis Binası ( Bouleuterion )  restore ediliyor ve daha bir çok yapı ortaya çıkarılıyordu . Çalışmalar o kadar yeni ki , ören yeri içerisindeki müze mağazasında Patara ile ilgili henüz hiçbir kaynak yoktu .

Patara’ya vardığımızda antik kentin kapısında inip plaja kadar yürümeyi tercih ettik . Böylece kenti de yürüye yürüye gezmiş olacaktık . Kentin içlerine doğru kazı çalışmalarının sürdüğünü gördüm . O anda dünyam değişti . Yıllardır aktif bir arkeoloji kazı alanı içerisinde bulunmak istediğimi söyleyip dururdum . O aktif kazının içerisindeydim , üstelik girilmez tabelasını da geçmiştim . Tepelerinde durup onları seyrediyordum . Taa ki bir arkadaşın gelip çıkmamı rica etmesine kadar . Kendisine çok heveslendiğimi söyledim . Fark ettiğini söyledi gülerek . O değil de , benim korktuğum umarım Tanrı aktif kazı içerisinde bulunma isteğimi bu şekilde gerçekleştirmemiştir . Benim demek istediğim bu değildi  :)

2mi3 Kazi Alani Patara

-Kazi Alaninda Bir Kaçak : 2mi3 –

Patara eski bir kenttir . Herodotos’un ‘Tarih’ başlıklı eserinde , Kitap 1 Bölüm 182’de  bu kentten bahseder  .

‘…Lykia’daki Patara’da da aynı şeyi yaparlar, tanrının gelip kaldığı zamanlar için;çünkü bu kentte orakle her zaman danışılmaz; tanrı geldiği zamanlar, büyük rahibe de her gece onunla beraber tapınağa kapanır .’

Herodotos bu anlattıklarında , Patara’daki tapınma sisteminin Mısır ve Sümer ile olan benzerliklerine değinmiştir .

Patara’da günümüzden dörtbin yıl öncesine kadar yaşam olduğu bulgularla belgelenmiştir . Ayrıca ilk çağda Patara , Yunanistan’daki Delphoi’den bile daha zengin bir bilicilik merkezine sahip olup , Likya belgelerinin saklandığı bir arşiv merkezidir.

Patara Antik Kenti’ni gezerken en çok dikkatimi çeken yapılar Tiyatro , Tak ve Meclis Binası oldu . Antik Tiyatro’nun büyüklüğü büyüleyiciydi . Araştırmacılara göre bu tiyatro Helenistik Dönem’de yapılmış olup Roma Dönemi’nde de geliştirilmiştir . Tiyatronun ,  bir tepeye yaslı olması , oturma yerleriyle sahne binasının birbirinden ayrı konumlandırılması ve orta yarım yuvarlağa girişin tonoz örtüyle örtülmemesi Hellenistik özelliklerini göstermektedir.

Tiyatro’nun Roma Dönemi’nde şekillendirilmesinde Gladyatör Dövüşleri de etkili olmuştur .

Patara Tiyatro 2mi3

Patara Tiyatro a 2mi3

-Patara , Antik Tiyatro –

Patara Antik Kenti’nde yol üstünde bulunan Antik Tak ,  M.S.100 yıllarında Likya-Pamfilya valisi Mettius Modestus tarafından yapılmıştır. Tak’ın üzerindeki heykel boşluklarına bakıldığında döneminde ne kadar ihtişamlı olduğu göz önünde canlandırılabilir .

Patara Tak 2mi3

-Patara , Zafer Takı-

Tahmin ediyorum ki , beş yıl sonra Patara Antik Kenti’nin büyük bir kısmı ayağa kaldırılacak ve kent ilgi çekici bir hal alacak . Aphrodisias gibi , Patara’da gezilebilir bir antik kent halini alacak . Meclis Binası’ndaki restorasyon çalışmaları bunu gösteriyor gibiydi .

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim . Daha evvel Priene’de karşılaştığım eski arkadaşım beni burada da takip ediyormuş :)

Patara Arkadasim Kertenkele 2mi3

-Arkadaşım Kertenkele Takipte -

Belirtmek gerekir ki , St.Nicholas olarak da bilinen Noel Baba’nın  Patara’da doğduğu söylencesi , Havari Paul’un Roma’ya giderken Patara’dan gemiye binmesi bu şehri Hristiyanlık açısından önemli bir merkez haline getirmektedir.

Her ne kadar Patara Plajı’nın güzelliğini Kaş halkından duymuş olsak da , o güzelliği rüzgar ve dalgalar yüzünden yaşayamadık . Plaj’da biraz dolaştıktan sonra Kaş’a dönmeye karar verdik . Minibüse yetişme telaşı ile Antik Deniz Feneri’ne bakmaya gidemedim . Minibüse yetişmekten bahsetsem de , kıraathanede pişpirik atan minibüs şoförü sayesinde otostopla dönmek zorunda kaldık . Pişpirik amcayı gayet güzel pişirmiş ki amca pişkin pişkin minibüsü kaçırdınız diyebildi .

Sonuç olarak Kaş :

Kaş tatili , yaptığım en iyi tatiller içerisinde yer almayı başardı . Pamfilya Turu kadar , Antik Kentlere doymasam da , doğa sporları Kaş’ı mükemmel bir tatil merkezi haline getirdi benim için . Hani ‘Seneye tekrar gelelim’ dedik .

Doğa sporlarıyla uğraşmayan , tarihi de pek sevmeyen insanlar için biraz sıkıcı bir yer olabilir.  Fakat Antalya’da bir tatil köyüne gideceğinize , Kaş’a gelip denize sıfır bir pansiyonda kalmanızı tavsiye ederim  .

Kaş’ın tarihi açıdan daha ilgi çekici olabilmesi için biraz daha araştırılması gerektiğini düşünüyorum . Mesela Kaya Mezarları insanların daha ilgisini çekecek şekilde temizlenebilir ve tabelalarla yönlendirilebilir . Bu mezarların niye bu şekilde yapıldığı belirtilebilir . Helenistik Mabed biraz daha koruma altına alınabilir . Likya Yolu’nda yürüyüşe teşvik etmek açısından ulaşım saatleri genişletilebilir . Gerçeği burada Kaş’a konuşuyorum ama Kaş’ın kültürel değerlere gösterdiği ilgi İstanbul’a göre çok daha üst seviyede .  

Kısacası , Kanyon Geçişi’yle , Dalışı’yla , Kano Turu’yla , tarihiyle Kaş’ı herkese tavsiye ederim .

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yesimmin ve 2mi3

Kaynakça :

1-) Yılmaz Yaşar , Anadolu Antik Tiyatroları , YEM Yayınevi , İstanbul , 2.Baskı , Nisan 2010

2-) Herodotos , Tarih , Çev.Müntekim Ökmen ,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , İstanbul 5.Basım 2008

3-) http://www.pataraexcavations.com/

4-) http://www.definegizemi.com/antik-kentler/ege/mugla/Patara.htm

Kitap Aralarından Yanıbaşlarına

Leave a comment

12 yaşındaydım…Elimde ilk Yunan Mitoloji kitabım , üstelik Yunanistan’dan alınmış…Kitabın içerisinde birçok fotoğraf beni benden almıştı . Yıllar geçti ,yıllarla birlikte de birçok kitap…Gene içlerinde fotoğraflar . Bu sefer daha dikkatliydim , fotoğraf indeksini gözden geçirmemezlik yapmıyordum . Teker teker not ettim hangi eserin nerede sergilendiğini…

İlk Poseidon heykeli’nin fotoğrafı etkilemişti beni ,belki de Zeus’a aitti hala belli değil . Sonra Agamemnon’un Maskesi , Tanrıça Athena heykeli , Delphoi’deki arabacı ….Hepsi etkiliyordu ,hepsini görmek istiyordum…

2011 Nisan ayında Atina’da kuzenimin bana ‘Nereleri görmek istersin ? ‘ diye sorması üzerine oturup bir liste çıkardık..Bu liste içerisinde utandığımdan yazamadığım ama kuzenim tarafından eklenen Delphoi’de yer alıyordu .

Kitap aralarından yanıbaşlarına doğru ilk yolculuğumuz Atina’da  Arkeoloji Müzesi’nde başladı…Bu müzeyi baştan aşağı detaylı bir şekilde gezebilmek için 2 tam gün gerekir . Dolayısıyla hangi eser nerededir diye bir plan yaptık . Müze girişlerinden çok  kalem pillere para vermişimdir herhalde , şarjör gibi çantamda tutuyordum onları . Müze’nin sol koridorundan başladık yürümeye…

1-) Poseidon ( Belki de Zeus )  Heykeli : Bu heykeli ilk Haitalis Yayınevi’nden çıkmış olan ‘Greek Mythology and Religion ‘ başlıklı kitapta görmüştüm . Tek bir sayfada sadece baş kısmı gösteriliyordu . Etkilenmiştim , hala bu portreyi dövme yaptırmak isterim .

Poseidon 2mi3 Athens Archaeology

Erken Klasik Dönemi’n en önemli bronz heykelleri arasında gösterilen bu eser Artemission Burnu’nda bulunmuştur . Yapılış tarihi M.Ö.460 olarak belirtilmektedir…Heykelin sol kolu ileri doğru olup sağ kolu birşey fırlatmaya hazır şekilde yukarıdadır . Tabii sağ elinde tuttuğu cismin bulunamaması , bu cismin yıldırım veya trident (üç uçlu mızrak ) olduğunu düşündürmektedir . Heykelin hangi Tanrı’ya ait olduğunu da bu cisim belirleyecektir . Eğer yıldırım tutuyorsa Tanrı Zeus’a ait olacaktır .

Poseidon Dimitri Daravanoglu 2mi3

Bu heykel kendinden önceki dönemlerin aksine bir hareket halindedir ve anatomi çok iyi işlenmiştir . ‘Severe Style’ denilen stilin en iyi örneklerindendir . Heykeltraşlar , M.Ö.490 yılından ( Marathon Savaşı ) sonra bu stile yönlenmişlerdir ve Arkaik Stil’e son vermişlerdir.

Umarım bir gün heykelin elinde tuttuğu cisim bulunur ve bu önemli eser tam bir kimlik kazanır .

2- ) Aphrodite ve Pan Heykeli : Gene ‘Greek Mythology and Religion ‘ kitabından görüp etkilendiğim bir başka eser . Ergenliğe yeni yeni girdiğim bir dönemde Aphrodite ile tanışmam , kadın vücut hatları konusunda da kafamda bir kriter oluşturmuştu ( Aman müstehcen bulunmayalım ) …:)

Aphrodite Pan 2mi3 Athens

Bu heykel grubu M.Ö.100 yılına tarihlenmiştir ve Delos Adası’nda bulunmuştur . Görüldüğü gibi yarı keçi yarı insan Pan burada Tanrıça Aphrodite’e yaklaşmaya çalışmakta olup , Tanrıça kendisini sağ elinde tuttuğu sandalet ile korumaya çalışmaktadır . Ayrıca Tanrıça’nın sol omzunda duran Eros onu Pan’dan uzaklaştırmaya çalışmaktadır .

Annelerimizden de bildiğimiz üzere , kadınların -özellikle çocuklarını- terlikle tehdit etmesi eski bir gelenek olsa gerek :)

3- ) Antikythera Mekanizması : Antikythera Mekanizması , ilerleyen yaşlarımda ve artık Yunan Mitolojisi’nin yanı sıra Antik Yunan Tarihi ile de ilgilendiğim dönemde karşıma çıkan bir tarihi eser .  Bu mekanizmanın ilk fotoğraflarını E.Von Daniken’in ‘Tanrıların Arabaları’ isimli eserinde görmüştüm .

Antikythera Mechanism Dimitri

Sırrı hala çözülememiş olan bu mekanizma M.Ö.1. yüzyıla tarihlenmekle birlikte Antikythera gemi enkazında bulunmuştur . Bir astroloji hesap mekanizması olduğu düşünülmektedir . Ayın hareketlerine göre bir takvim oluşturduğu düşünülen özellikleri arasındadır . Bugün hala bu mekanizma üzerine araştırmalar sürmektedir . Aşağıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz üzere , nasıl bir mekanizma olduğuna dair bir kopyası yapılmıştır  .

Antikythera Mechanism 2mi3 reproduction Athens

Arkeolog arkadaşlarımızın pek sevmediği Erich von Daniken’in ‘Tanrıların Arabaları’ isimli eserinde ufakta olsa bu mekanizmadan bahsedilmiştir . Antikythera Mekanizması sırrını korurken , bu eseri yapan mucidin kim olduğunu bilememek çok üzücü .

İlgilenenler için : http://www.antikythera-mechanism.gr/

4- ) Agamemnon’un Maskesi : Yunan Mitolojisi ile ilgilenip Agamemnon’u tanımamanın imkanı yoktur . Agamemnon’un maskesiyle gene 12 yaşımda , ‘Greek Mythology and Religion’ kitabında karşılaşmıştım . Herkes mitoloji için gerçek değil derken , ‘ İşte Agamemnon’un Maskesi daha nasıl bir kanıt istiyorsunuz ? ‘ dercesine suratlarına bakıyordum . 2011 Nisan ayında Atina’ya gideceğim netleşince , bu sefer kesin görmem gerekenler listesine aldım bu eseri .

Bahsetmeme gerek var mı bilmiyorum , Troya Savaşı zaten son çekilen filmiyle herkesin aklına kazındı . Her ne kadar benim gözümde yanlış bilgilendirse de insanları … Agamemnon , Troia şehrine savaş açan Miken Kralı , Helen’i elinden kaybeden Menelaos’un ağabeyi .

Agamemnon 2mi3 a Athens

Agamemnon’un Maskesi altından yapılmış olup , 1876 yılında efsanevi arkeolog (?) Heinrich Schliemann tarafından Mycenae kazılarında bulunmuştur . Schliemann , bir mezar içerisinde bulunan bedenin üzerinde bulduğu maskeyi görünce Agamemnon’un mezarını bulduğunu düşünmüştür . Dolayısıyla bu maske Agamemnon’un Maskesi olarak adlandırılmıştır . Yalnız şöyle bir durum söz konusudur : Bu maske M.Ö. 1550 – 1500 yıllarına tarihlenmiştir. Truva Savaşı’nın M.Ö.1185 yılında gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla bu maske Agamemnon’un yaşadığı dönemden çok daha öncesine aittir .

Agamemnon Mask  2mi3 Dimitri

Yukarıdaki fotoğrafta Mycenae’de , mezar içerisinde bulunmuş diğer eserler görülmektedir . Beni Schliemann kadar heyecanlandıran ve bir kanıt olarak gördüğüm Agamemnon Maskesi ile ilgili gerçeği öğrenince üzülmüştüm . Fakat tarihin  her geçen gün ortaya çıkarılan buluntularla değiştiğini düşünürsek daha bir çok şeye üzülüp sevineceğimiz  yadsınamaz .

Koskoca Arkeoloji Müzesi’nden beni etkileyenler sadece bu dört eser değildi  . Daha birçok eser var tabii ki , söylemesi ayıp müzeyi baştan sona gezdik . Yalnız kitap aralarında fotoğraflarını görüp de mutlaka görmek istediğim eserlerden 4 tanesi buradaydı . Diğer eserler için Pire Limanı’na doğru gidiyoruz . Pireaus ( Pire ) özellikle M.Ö.517 yılında önem kazanmıştır . Bugün pek iyi durumda olmayan antik bir tiyatroya sahiptir . Fakat Pire Limanı’nın en önemli arkeolojik buluntuları bronz heykelleridir .

5- ) Bronz Apollon Heykeli : Apollon , Yunan Mitolojisi’nin en önemli tanrılarından biridir . Anadolu topraklarında da büyük geçmişi olan bir Tanrı’dır . Günümüzde Apollon adına birçok tapınak bulunmuştur ve bu tapınaklar kehanet merkezi olarak işlev kazanmıştır . Açıkçası Yunan Mitolojisi’nde en zor çözdüğüm Tanrı’dır . Pire’de bulunan bronz Apollon heykelini ilk defa , yukarıda diğer eserlerde de adı geçen kitapta görmüştüm . İlgimi çekmişti çünkü farklıydı . Kouros tarzında yapılmıştı .

Apollon 2mi3 Pireaus

Peki ne demektir bu Kouros ? İlerleyen bölümlerde Delphoi’deki Kouros heykellerini de göreceğiz fakat açıklamak isterim ki Kouros Yunanca’da genç erkek anlamına gelmektedir . Fakat Arkaik Dönem’de o kadar çok Kouros heykeli yapılmıştır ki bu tarza ismini vermiştir . Pire’de bulunan Apollon heykeli de Kouros stilindedir . Muhtemelen elinde birşey tutuyordur fakat bulunamamıştır . Yay olduğu düşünülmektedir . Bu bronz heykel M.Ö.530 yılına tarihlendirilmiştir .

6- ) Bronz Athena Heykeli : Daha evvel bir kere görüp , nerede gördüğümü unuttuğum ve bir daha asla izine rastlayamadığım bronz Athena heykeline Pire Arkeoloji Müzesi’nde denk geldim . O anki mutluluğum ve şaşkınlığım kelimelerle ifade edilemez . Muhtemelen bir kartpostal da görmüşümdür . Tabii artık internette de karşılaşmak mümkün bu eserle .

Athena Pireaus 2mi3 Bronze

Bronz Athena heykeli M.Ö.4.yüzyılın sonlarına tarihlendirilmiştir . Tanrıça bu heykelde Dor tarzı bir peplos giymiştir , başlığında kendisiyle simgeleşmiş baykuşlar görülmektedir . Heykelin göğsünde Medusa kafası gösterilmiştir .

Athena Bronze Pireaus 2mi3

Heykelin gözleri ve el uzatışı o kadar inandırıcıdır ki , insan sanki kendisinden birşey istendiğini düşünür .

Pire Arkeoloji Müzesi daha bir çok önemli eseri bulundurmaktadır . Athena ve Apollon’un yanısıra Artemis’e ait bronz heykel de mevcuttur .

Müze gezimize bir iki gün ara verdikten sonra , listeme benim yazmaya utandığım fakat kuzenimin eklediği Delphoi’ye doğru yola çıktık . Burası Atina’dan arabayla yaklaşık 2-3 saatlik bir yol . İsteyemezdim açıkçası . Fakat gitmeseydim de içimde kalırdı . Bir çok görmek istediğim eserin yanısıra , o atmosferi yaşamak istiyordum .

Kitap aralarından yanıbaşlarına doğru giderken önce hangisini görmek istediğimi sıralayamıyordum . Ben düşünürken Kouros’lar karşıladı beni Delphoi Arkeoloji Müzesi’nde.

7- ) Kouros , Kleobis and Biton Heykelleri : Yunan Tarihi’yle ilgilenmeye başlayınca karşıma çıkmıştı bu iki kardeş . Kleobis ve Biton ; annelerini Hera Tapınağı’na götürmek üzere bir taht üzerinde yaklaşık 8 km boyunca taşıyan bu iki kardeşe Tanrıça’dan tanrılara layık birer ödül istenir …Tanrıça Hera ikisini de tapınak içerisinde uykularında öldürür , bu verilmiş en güzel en huzurlu ölümdür… Herodotos ‘Historai’ isimli eserinde , birinci kitapta Kroisos’u anlatırken bahseder bu iki kardeşten . ‘ Argoslular onların heykellerini yaptırdılar , üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi’ye sundular ‘ (Herodotos Kitap 1 , Bölüm 31 )

Kleobis Biton 2mi3 Delphoi

Bu iki kardeşin heykelleri 1893-1894 yıllarında bölgede yapılan kazılarda bulunmuştur . Açıkçası Herodotos’un anlattığı ,Delphoi’ye bağışlanan heykeller bunlar mıdır , bilemiyoruz . Henüz ortada tam bir kanıt yoktur .

Kouros 2mi3 first discovery

Yukarıdaki fotoğrafta bu heykellerin ilk bulunuşları görülmektedir . Nasıl bir heyecan kimbilir ? Umarım bir gün yaşayabilirim .

8- ) Naxosluların Sphinx Heykeli : Kadın suratlı , aslan vücutlu , kuş gibi bir göğsü ve kanatları olan varlık Sphinx …Oedipus Trajedisi’nde karşımıza çıkar bu yaratık . Bir kolon üstüne oturmuş gelen geçene şu soruyu sorar : Önce 4 bacaklı ,sonra 2 bacaklı ve en sonunda 3 bacaklı olan yaratık hangisidir ?

Yanlış cevap verenleri öldürür , soruyu sadece Oedipus doğru yanıtlar . Cevabı insandır bu bilmecenin . İnsan doğunca emekler , gençlik yıllarında iki ayağı üzerinde durabilmektedir . Yaşlanınca ise bir bastona ihtiyaç duyar .

Sphinx heykelini birçok yerde görmek mümkündür . Ama Delphoi’dekinin yeri bir başkadır . Bu heykel döneminde  yaklaşık 12 metre uzunluğunda ION başlıklı bir sütun üstünde oturmaktadır.

Sphinx Delphoi 2mi3

Naxosluların Sphinx heykeli M.Ö.560 yılına tarihlendirilmiştir . Delphoi’ye yapılan bağışlardan biridir . Delphoi Kehanet Merkezi , Antik Yunan Tarihi’nde büyük bir öneme sahiptir . Burası Tanrı Apollon’un yaşamış olduğu , yılan Python’u yendiği yerdir . Delphoi , bütün Yunan şehir devletlerinin hazinesini bağışlayıp sakladığı ,  savaşlardan muaf tutulan kutsal bir merkezdir .

9- ) Delphoi Arabacı Heykeli , Charioteer of Delphoi : Sadece Delphoi değil Yunanistan dediğimizde akla gelen eserlerden biri Arabacı heykeli . Bu heykel ile ilk hangi kitapta karşılaştım bilmiyorum , bugün hangi Yunan Sanat kitabına , hangi Yunanistan rehber kitabına el atsanız mutlaka karşılaşacağınız bir eserdir . Tıpkı ilk sırada Poseidon heykelinden bahsettiğimiz gibi ‘Severe Stili’nin en mükemmel örneklerinden biridir .Pythian oyunları sırasında  araba yarışlarında birinci gelmiş arabacının kendisini ve atlarını tanıttığı bir bronz heykel grubunun parçasıdır .

Charioteer 2mi3 Delphoi

Delphoi’e bulunan arabacı heykeli M.Ö.470 yılına tarihlendirilmiştir. Heykelin boyu yaklaşık 1.80 m’dir .

Charioteer 2mi3 Delphoi Head

Delphoi gibi bir antik kentin müzesinden 3 tane eserle söz etmek tabii ki çok yetersiz . Delphoi ziyaretimle ilgili detaylı bir yazı üzerinde çalışmaktayım . Neyse , Delphoi’den sonra Atina’ya döndüğümüzde birkaç gün tek başıma gezdim . ‘Cycladic Art Museum’ u , Kiklad eserlerini sergileyen ve Yunanistan’ın en önemli müzelerinden biri sayılan mekanı gezmek istiyordum . 2011 Mayıs ayı içerisinde İstanbul’da Sabancı Müzesi’nde de buradan eserler sergilenecektir .

10- ) Kiklad Adaları’ndan Kadın Heykeli : Gerçeği söylemek gerekirse Kikladlar ile geç tanıştım . Görüyordum kitaplarda , kartpostallarda ama ilgimi çekmiyordu . Heyecan uyandırmıyordu ben de . Taa ki eserlerin M.Ö.2800-2300 yılları arasında yapıldığını öğrenene kadar .

Kiklad Adaları’nda Erken Tunç Çağı’nda yaşamış halkın gizemi hala çözülememiştir . Yapılan kazılarda kadın tanrıça heykelleri bulunmuştur . Kikladlar’ın göç döneminde Anadolu’dan geldikleri de düşünülmektedir .

Cycladic Art 2mi3 Athens

Fotoğrafta görmüş olduğunuz heykel alışık olunan Kiklad heykellerinin aksine 1.40 m uzunluğundadır . M.Ö.2800-2300 arasına tarihlendirilmiştir . Bu heykelin bir büyüğü 1.49 m olup Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir . Kiklad heykelleri genelde daha küçük boylardadır . Fakat bu heykellerin muntazamlığı , o dönemde nasıl bir teknoloji ile yapıldıklarını sorgulamak ,  ister istemez Daniken’in sorularını oluşturuyor kafamda .

2011 Nisan ayında Atina’ya yaptığım gezi sonrası , kitap aralarında görüp de yanıbaşlarına kadar gidebildiğim eserlerden birkaç tanesini sıraladım sizlere . Sadece 10 tane esere mi ulaşabildim , tabii ki hayır …Antik Yunan ve Roma Kültürü satırlara kolay kolay sığdırılabilecek , sular seller gibi ezbere bilinebilecek bir kültür değil . Geniş ve kapsamlı araştırma gerektiren ve ilgilenenlerinin devamlı tekrar etmesi gereken bir kültür .

Bütün tarih ve arkeoloji sevenlerin kitap aralarından eserlerin yanıbaşlarına gidebilmeleri dileğiyle …..

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça :

1- )  Mavromataki M. , Greek Mythology and Religion , English Edition , HAİTALİS , Athens 1997

2- ) Herodotos , Tarih , Çev.Müntekim Ökmen ,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , İstanbul 5.Basım  2008

3- )  Kokoris D. , Delphi The Archaelogical Site and Museum , English Edition , HAİTALİS , Athens 2008 

4- ) http://www.namuseum.gr/index-en.html

Older Entries

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 58 other followers

%d bloggers like this: