Home

Antik Yunan Dönemi’nde Dalış

Leave a comment

‘…Gemilere geçit yaptırılırken şöyle bir şey oldu: Pers donanmasında Skioneli Skyllias adında birisi vardı, zamanın en iyi dalgıcıydı; Pelion dolaylarında gemiler battığı zaman, Perslerin birçok değerli eşyasını kurtarmış, kendisi için de epeyce birşeyler toplamıştı…’

Herodotos, Tarih, 8.Kitap 8.

Dalış, Tüplü Dalış ya da Scuba…Herhalde keyif aldığım iki üç aktiviteden biri benim için. Hatta hep derim, Arkeoloji okusaydım kesin Sualtı Arkeolojisi’ne ayrı bir merakım olurdu. Arkeoloji okuyamadım ama Bir Yıldız da olsa tüplü dalış belgesini alabildim. Durum böyle olunca, okuduğum Antik Yunan eserlerindeki ‘Dalgıç’ kelimesi benim için hep özel oldu ve araştırmaya başladım. Yabancı kaynaklarda Antik Çağlar’da Dalış üzerine çok fazla araştırma varken, ülkemizde Dalış’ın bu kadar sevilmesine rağmen böyle bir araştırma olmaması beni araştırmaya iten bir neden oldu.

Aslına bakılacak olursa, insanoğlunun su altına olan merakı çok eski yıllara dayanıyor. M.Ö. 3000 dolaylarına… M.Ö.2800 yıllarına tarihlenmiş olan ünlü Sümer Destanı Gılgameş’de , Gılgameş’in ağırlık kullanarak suyun dibine indiği anlatılıyor. İlgi alanım daha çok Yunan Tarihi olduğu için, bu yazıda o dönemden örnekler vereceğim.

Deniz… Bugün hala keşfedilmemiş bir çok noktası olan, asırlardır dibinde ne olduğu merak konusu olan, dünyanın yaklaşık 3/4’ünü oluşturan bambaşka bir alem…Toplumların gelişiminde büyük payı olan yaşam kaynağı. Antik Yunan Dönemi’ni denizsiz düşünmek imkansızdır. Bütün kaynaklarda, bugün filmlere bile konu olmuş, tarihin en önemli deniz savaşlarına tanıklık ederiz. Peloponnessos Savaşları’nda Atina Donanması’nı över durur Thukydides. Yunan Toprakları’ndan Troya’ya da gemilerle gelmemiş midir Akhalar ?

Ancient Greek FreeDivers

Ancient Greek FreeDivers

Peki gemicilikten başka, deniz altına indiler mi Antik Yunan Dönemi insanları ?

Antik Yunan Dönemi’nde dalgıçların olduğu sinyalini aslında Homeros veriyor bizlere. M.Ö.1250 yılına tarihlenen Troya Savaşı’nda asker dalgıçlardan bahsediyor. Ardından Herodotos M.Ö.5.yy’da bize konuyu biraz daha açıyor. Dönemin en iyi dalgıcı Skyllias’dan ( Scyllias ) bahsediyor.

Skioneli Skyllias  ( M.Ö.480 ∼)

Herodotos’un Tarih’inde Urania’ya , yani 8.kitaba gelince, 8.bölümde Skyllias karşılar okurları. Kendisi hakkında daha fazla da bilgi yoktur bu kitapta.

Scyllias and Cyana

Scyllias and Cyana

Yunanlılar’ın Perslere karşı verdiği mücadelede Pers Donanması’nda Skione kentinden Skyllias diye çok iyi bir yüzücü ve dalgıç, batan gemilerden eşyaları kurtarmış ve kendisi de hakkını almıştır. Her ne kadar Pers Donanması’nda olsa da Skyllias aslında bir Yunan’dır. Diyeceksiniz, o halde niye Persler tarafında ? Yunanlar’ın Perslere karşı verdiği mücadelede, bazı Yunan kentleri Persler tarafında yer almıştır. Fakat dalgıcımız Skyllias Yunan tarafına içten içe geçmek istemiştir. Herodotos şaşırarak anlatır Skyllias’ın nasıl Yunanlar’a ulaştığını. Aphetai’den denize dalıp Artemision’dan çıkmıştır Skyllias. Aşağı yukarı 80 stadion der Herodotos bu mesafeye, bizim anlayacağımız cinste 80x 177,6 metre, yani 14,2 km. Yazım dilinde, Herodotos’un pek inanmadığı farkedilmektedir.

Aphetai - Artemission

Aphetai – Artemission

Yukarıdaki haritada yeşil renk ile çerçevelenmiş kısım, Skyllias’ın yüzerek geçtiği alanı göstermektedir.

Herodotos’un Skyllias hakkında verdiği bilgiler bu kadarken, konuyu araştırdıkça, Apollonides’in Scyllos, Plinius ve Pausanias’ın ise Scillis olarak, Skyllias’tan bahsettiği görülmektedir. Bu kaynaklarda Scyllias’ın Cyane isimli bir kızı olduğu, onun da babası gibi çok iyi yüzdüğü ve baba kızın dalıp Pers gemilerinin çapalarını söktüğü söylenmektedir. Hatta bu kahramanlıklarından dolayı heykellerinin yapılıp Delphoi Tapınağı’na yerleştirildiği ardından Cyane heykelinin Nero tarafından Roma’ya getirildiği söylenmektedir.

Thukydides’in eserinde Dalgıçlar ( M.Ö.415 )

Antik Yunan Dönemi’nde Atinalılar’ın belki de aldığı en büyük yenilgidir Sicilya Kuşatması. Tarihin en önemli deniz savaşlarından biridir. Peloponneos Savaşları’nın son döneminde, Atinalılar’ın Syrakusai’yi kuşatmış fakat düşünülenin aksine büyük hezimet yaşamışlardır.

Bu kuşatma sırasında, Syrakusaililer limanın iç kısımlarına, Atina gemilerini engellemek adına kazıklar çakmıştır. Fakat kuşatma sırasında, Atina Donanması’ndaki dalgıçlar dalarak testerelerle bu kazıkları kesmişlerdir.

Aristotales’in Dalış Çan’ı ( Diving Bell ) :

Aristotales’in Problemata isimli eserinde 32.kitapta kulak problemlerinden bahseder. Dalgıçlar üzerinden örnekler verir bu kısımda. Dalgıçların neden kulak zarları zarar görür? Dalgıçlar neden kulaklarına sünger takarlar? Bu soruları sorar Aristotales. Hatta kulak kiri neden acıdır diye de sorar. Bu bölümde Aristotales bir icattan bahsetmiştir. Çan formunda kapalı bir kazanın, içine su almadan ve içerisindeki havayı muhafaza ederek suya batırılarak dalınabileceğinden bahsetmiştir.

Diving Bell

Diving Bell

1616 yılında Franz Kessler, geliştirilmiş bir Dalış Çanı yapmıştır.

Büyük İskender’in Tyre Kuşatması’nda Dalgıçlar ( M.Ö. 332 )

Flavius Arrianos’un İskender’in Seferi adlı eserinde Tyre Kuşatması’nda dalgıçlardan bahseder. Bu noktadan sonra şunu iyice anlamaktayız ki, deniz savaşlarında dalgıçların rolleri büyük. Tyre Kuşatması’nda, Tyreli dalgıçlar, Büyük İskender’in gemilerini çapalarından keserek ayırmışlardır. Bunun üzerine Büyük İskender, ip yerine zincir kullanarak bu problemi aşmıştır.

Bu konuda Büyük İskender üzerine daha çarpıcı olan, Büyük İskender’in bir cam varil ile denizin dibine bir yolculuk yaptığı rivayetidir. Aslında düşününce, Aristotales’in öğrencisi olup onun düşüncesinden etkilenmiş olması doğal gözükmektedir. Fakat bu sadece bir rivayettir.

M.S.3.yy’da Büyük İskender üzerine ilk Yunanlar tarafından, mitoloji ve fantastik kurgu ağırlıklı eserler yazılmıştır. Daha sonraları bu eserler yayılarak 4. ve 16.yüzyıllar arasında birçok farklı kültüre girmiştir. ‘Historia Alexandri Magni’ ismiyle çıkıp günümüzde ‘Alexander Romance’ olarak bilinmektedir.

Islamic Painting - Alexander The Great

Islamic Painting – Alexander The Great

 Yukarıda İslam Dönemi Resim Sanatı’na ait bir Büyük İskender çizimi görülmektedir. Bu çizimde, Büyük İskender cam bir varil içerisinde denize dalmıştır. Burada Büyük İskender, İslam Sanatı’ndan ötürü kendi döneminden daha farklı resmedilmiştir.

Alexander Romance ( 1340 )

Alexander Romance ( 1340 )

Yukarıda bulunan Yunan pulunda ise 1340 yılında yapılmış olduğu düşünülen bir betimleme gözükmektedir.

Alexander Romance (1445 French )

Alexander Romance (1445 French )

Resimlerden de anlaşıldığı gibi Büyük İskender’in cam bir varil içerisinde deniz altına inmesi bir efsane olarak kabul görmüştür. Fakat o döneme ait bu konuyla ilgili bir kaynak yoktur. Arrianos’u güvenilir bir kaynak olarak ele aldığımızda, bu dalış efsanesinden bahsedilmemiştir.

 Sonuç Olarak :

Antik Yunan Dönemi’nde denizciliğe önem verildiği gibi, dalgıçların da ayrı bir önemi vardır. Kaynaklar daha çok donanma üzerine veriler verse de, deniz kenarında yaşayan bir milletin denizin dibine inmemesi kabul edilemez. Deniz’in Antik Yunan Kültürü’ndeki önemi Yunan Mitolojisi’nden de anlaşılmaktadır.

Antik Yunan Dönemi’nde genel olarak serbest dalış, sünger avcılığı ve deniz savaşlarında uygulanmıştır. İçi boş bir bitki gövdesini ( kamış olduğunu varsayıyorum ) şnorkel olarak kullandıkları da söylenmektedir.

Antik Yunan Dönemi’nde Dalış başlıklı bu araştırmamı, farklı kaynaklara ulaşıp yeni veriler elde ettikçe güncelleyeceğim. Başta da söylediğim gibi yabancı kaynaklarda Dalış Tarihi üzerine çok fazla araştırmalar, ödevler, tezler yazılmış. Fakat Türkçe olarak bir kaynak bulamadım. Umarım ilgilenenler için faydalı olmuştur.

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça :

1-) Herodotos , Tarih , Çev.Müntekim Ökmen ,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , İstanbul 5.Basım  2008

2-) Arrianos , İskender’in Seferi , Çev. Furkan Akderin , Alfa Yayınevi , İstanbul , 2005

3-) Thukydides, Peloponnessos Savaşları, Çev.Furkan Akderin, Belge Yayınları, İstanbul, 2010

4-) Monty Halls – Miranda Krestovnikoff, Scuba Diving, DK

5-) http://archive.org/stream/worksofaristotle07arisuoft/worksofaristotle07arisuoft_djvu.txt

 

 

 

 

Chios : Bir Yunan Adası’ndan Fazlası..

Leave a comment

‘…Bu çatışmalar süresince Miletoslular, Ionialılar’dan Khios dışında bir yardım görmemişlerdir. Khios, Miletoslular’ı tutmakla buna benzer bir hizmetin karşılığını ödemiş oluyordu.’ 

Tarih, Herodotos ( İ.Ö.484-İ.Ö.430-420 )

‘…Athena’nın oturur durumda pek çok tahtadan yapılmış heykeli vardır.Örneğin Phokaia, Massalia, Roma, Khios ve diğer bir çok yerde olduğu gibi.’

Geographika, Strabon ( İ.Ö.64 – İ.S.24 )

Chios, Khios, Xios, ya da bizim bildiğimiz adıyla Sakız Adası… Herodotos, günümüzden yaklaşık 2500 yıl evvel bahsetmiş, Coğrafyacı Strabon ise 2000 yıl evvel. Her ne kadar küçük bir ada gibi gözükse de adı dikkat çekici kaynaklarda geçecek kadar önemli.

Chios Map

Chios Map

Geçtiğimiz günlerde öğrendim ki babamın dedesinin dedesi Chios’tan göç etmiş İstanbul’a. Vaftiz annem zaten oradan. Anlayacağınız bağlarım var Chios ile tıpkı Imbros’la olduğu gibi. Durum böyle olunca Çeşme’ye tatile gitmişken gidip görmek istedim. Günübirlik bir ziyaretin yetmeyeceğini biliyordum, fakat gene de önemli yerlerini gezebildim.

Chios’un Mitolojik Kökeni :

Her ne kadar Türkiye’de Sakız Adası olarak bilinse de, bizden başka kimse ‘Mastika Island’ demiyor. Chios ismi’nin binlerce yıllık bir geçmişi var. Mitoloji’ye göre bu isim, Dionysos ile Ariadne’nin oğlu Oinopion’un adaya gelmesinin ardından kızının ismini bu adaya verdiği yönündedir. Gerçeği söylemek gerekirse bu bağdaştırma bana pek mantıklı gelmiyor. Çünkü güvendiğim kaynaklara göre ( Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü ), Oinopion oğulları Euanthes, Staphylos, Maron, Talos ve bir de Merope adında bir kızı vardır. Kaldı ki Oinopion’un Theseus ile Ariadne’nin oğlu olduğu da söylenmektedir. Fakat, Dionysos ile bağdaştırılmasının sebebi, Oinopion’un adaya kırmızı şarap kullanımı sokan ilk kral olması olabilir.

Oinopion

Oinopion learns to drink wine from Dionysos

Chios ( Xios ) isminin bir başka mitolojik kökeni ise Poseidon’a dayanmaktadır. Bu anlatım bize antik çağ yazarlarından Pausanias tarafından aktarılmıştır. Henüz adanın üzerinde bir yerleşme olmadığı dönemde, Poseidon buraya gelerek bir periyle birlikte olmuştur. Bu periden, bir oğlu olmuştur. Fakat perinin doğum esnasında çok fazla acı çekmesi ile kar yağmaya başlamıştır. Dolayısıyla Poseidon oğluna ‘Kar’ anlamına gelen Chioni ismini vermiştir. Açıkçası, Pausanias’ın Yunanistan’ın Tanıtımı ( Description of Greece ) isimli eserinde geçen bu anlatım bana daha mantıklı gelmektedir.

Pausanias Graeciae Descripto

Pausanias Graeciae Descripto

Adanın ismiyle ilgili son olarak, belki de sizlere daha mantıklı gelecek, Tarihçi Isidoros der ki; Fenikelilerin dilinde Chios sakız demektir, buraya gelen Fenikeliler adadaki sakız ağaçlarından ötürü adaya bu ismi vermişlerdir.

Tıpkı Osmanlı Dönemi’nde adadaki sakız ağaçlarından dolayı adaya Sakız Adası denmesi gibi…

Sakız Ağacı, Chios, 2mi3

Sakız Ağacı, Chios, 2mi3

Chios’un Kısa Antik Çağ Tarihi ve Sakız :

Chios, M.Ö.6000 yıllarından günümüze kadar, Prehistorik Dönemi, Ion,Klasik ve Hellen Dönemi’ni, Ortaçağ ve Bizans Dönemi’ni yaşamış, ardından 200 yıl kadar Cenevizliler de kaldıktan sonra Osmanlı İmparatorluğu egemenliğe girmiş ve günümüzde bir Yunan adası olarak varlığını sürdürmektedir.

Eski kaynaklara göre Chios’un ilk sakinlerinin Lelegler olduğunu söylemektedir. Lelegler, Antik Yunan Çağı öncesi bu topraklarda yaşayan, Pelasglar, Minoslular, Telchinesler gibi bir halktır. Ionların istilasıyla bu halklar bu topraklardan dışarı itilmiştir. M.Ö.499 yılında Persliler’e karşı Ion Ayaklanması’na katılan Chios’da M.Ö.493 yılında Persliler  büyük bir yıkım yaratmıştır. Tapınaklar yıkılmış, tarlalar yakılmış ve birçok adalı esir edilmiştir. M.Ö.479 yılında gerçekleşen Mykale Savaşı’nın ardından Chios Delos Birliği’ne katılmıştır. Chios, bu birliğe herhangi bir vergi ödememiş fakat gemi sağlamıştır. Fakat bu birlikteki huzur Peloponnez Savaşları’nın çıkmasıyla son bulmuştur. Bu sefer Atina’ya karşı tekrar ayaklanan Chios bu sefer Atinalılarca kuşatılmış ve ikinci kez birliğe katılmıştır. M.Ö.357 yılında tekrar başkaldıran Chios, Makedonya’nın yükselişine kadar özgür kalmıştır. Büyük İskender Dönemi’nde ise, adalılara bir mektup gönderilmiş ve bu mektupta yeni demokratik düzene uymalarını, yeni yasaları ve ödemeleri gereken vergilerden bahsedilmiştir. Büyük İskender tarafından gönderilen bu mektup bugün adadaki müzede sergilenmektedir. Maalesef müzeye gitme fırsatım olmadı ki bu adaya bir daha gideceğim anlamına gelmektedir :)

Bu arada belirtmeden geçmek istemedim, Homeros’un bu adada öğrencilerine ders verdiği rivayet edilmektedir.

Ada üzerinde en önemli ürün sakız ağaçları. Osmanlı Dönemi’nde bir kilo sakızın bir kilo altına eş değer tutulduğu rivayet edilir. Enteresandır, bu sakız ağaçları, her yerde yetişebilir fakat ürünü sadece Chios’ta, özellikle adanın güneyinde vermektedir. Ürün veren sakız ağaçlarının altına beyaz bir toz dökülür ve ağaçlara ustaları tarafından yarıklar açılır. Ada üzerinde altında beyaz toz dökülü her sakız ağacı ürün vermektedir. Bu beyaz toz damlayan sakızların topraklanmasını engellemektedir. Sakız, gıda endüstrisinin yanısıra, tıpta da kullanılmaktadır. Ada bu özelliği ile diğer Yunan Adaları’nın önüne geçmiş, hatta kendisini diğer adalardan ayırmıştır. Turizm’e önem çok fazla verilmemektedir. Ekonomik Kriz adayı etkilememiştir. Beyaz boyalı, mavi pencereleri evler bu adada yoktur.

Mastika, Chios, 2mi3

Mastika, Chios, 2mi3

Günübirlik bir ziyaret olacağı için ayarladığımız tur ile adanın güneyine, Mesta ve Pyrgi şehirlerine gittik.

Mesta

Mesta, adanın güneyinde bulunan ve Ortaçağ’dan günümüze ulaşmış bir köydür. Bizans Dönemi ve Cenevizliler’in adayı istila ettiği dönemde kurulan bu köyde Ortaçağ dokusu hala varlığını korumaktadır. Gerek yolları, gerekse binaların yapısı, dar sokaklar hakikaten size dönem hissini vermektedir. Mesta 14.yüzyılda kurulmuştur. Köy Merkezi’nde Eski Taxiarchis Kilisesi bulunmaktadır. 1794 yılında yapılmış olan bu kilise içerisinde, meleklerden Mikael ve Gabriel’in gümüş kaplamalı ikonaları dikkat çekmektedir. Ayrıca kilise içerisinde İstanbul ve Kudüs’ten gelmiş ikonalar bulunmaktadır. Kilise içerisinde fotoğraf çekmek ( flaşlı ve flaşsız ) yasak olduğu için çekmedim. Fakat internetten bulduğum fotoğrafı aşağıda inceleyebilirsiniz.

Taxiarchis Church, Chios

Taxiarchis Church, Chios

 Sakız Adası nüfus olarak yoğun bir ada değildir. Ada sakinlerinin büyük bir kısmı Amerika’da, Kanada’da yaşamaktadır. Yaz aylarında, bu ülkelerden adanın sakinleri gelerek özellikle Mesta’da, kendi evlerinde yazı geçirmektedirler.

Mesta, Taxiarhis BellTower, Chios, 2mi3

Mesta, Taxiarhis BellTower, Chios, 2mi3

 Mesta’nın taş döşeli, dar yolları köy merkezinde kesişecek şekilde yapılmıştır. Evler, düşman saldırısında halkın korunabileceği ve görünmeden çatılara çıkabilecekleri şekilde yapılmıştır. Mesta, bugün korunma altına alınmış anıtsal yerleşkelerden biridir.

Mesta, Roads, Chios,2mi3

Mesta, Roads, Chios,2mi3

Mesta’nın ardından tur otobüsümüzle Pyrgi’ye doğru yol aldık. Pyrgi’yi merak ediyordum çünkü evlerinin dış cephelerini kendilerine has bir stille desenlendirmeleriyle ünlüydü.

Pyrgi :

Tıpkı Mesta’da olduğu gibi Pyrgide de taşla döşenmiş, dar yollar bizi karşıladı. Fakat Pyrgi’de farklı olan bir şey vardır. Xysta adı verilen bir teknikle bina cephelerine işlenmiş desenler…İtalyan Sgraffito stilini anımsatan bu desenlerin Cenevizler etkisiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Açıkçası ben çok etkilendiklerini düşünmüyorum. Çünkü, Yunanlar Antik Çağlar’dan beri geometrik şekillere, desenlere ilgi göstermiştir. Bunu çömleklere, antik yapılardaki süslemelere bakarak çok rahat görebiliriz. Meandros olarak bilinen Yunanlar ile özdeşleşmiş deseni düşünün. Aşağıdaki görseli inceledikten sonra, Pyrgi fotoğraflarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Greek Geometric Art

Greek Geometric Art

Basitçe Xysta, siyah kum sıvamanın üzerinin dikkatlice beyaz ile boyanıp ardından kazılarak desenlerin ortaya çıkarılmasıdır.

Pyrgi, Xysta, Chios, 2mi3

Pyrgi, Xysta, Chios, 2mi3

Pyrgi’nin bir başka özelliği ise tarihteki önemli bir ismi, Kristof Kolomb’u misafir etmesidir. Ada’nın gemi ve denizcilik alanında geçmiş yıllardan gelen bir ünü mevcut. Bunu anlamak için fazla araştırmaya gerek yok, adaya bağlı bir başka ada olan Oinousses Adası, Yunanistan’ın en önemli armatörlerinin bulunduğu ve üzerinde 4 yıllık bir Kaptanlık okulunun olduğu bir yer. Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfetmek üzere yola çıkmadan, Chios’taki denizcilerden, haritacılardan bilgi almak, tecrübelerinden faydalanmak adına burayı ziyaret etmiştir. Tabii bu sadece rivayet edilmektedir. Bugün, Pyrgi’de kalmış olduğu ev ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir.

Kristof Kolomb House, Pyrgi, Chios, 2mi3

Kristof Kolomb House, Pyrgi, Chios, 2mi3

Pyrgi’de dikkatimi çeken Xysta desenlerinden bir kaçını sizlerle paylaşıyorum.

Pyrgi, Chios, 2mi3

Pyrgi, Chios, 2mi3

Pyrgi, Xysta, Chios, 2mi3

Pyrgi, Xysta, Chios, 2mi3

 

Geri Dönüş :

Chios, günü birlik bir turdan çok daha fazlasını hakketmektedir. Ada küçük olmasına rağmen, gezilecek bir çok köy, görülecek bir çok eser ve çok güzel plajlar bulunmaktadır. Nea Moni Kilisesi’ni göremedim, Arkeoloji Müzesi’ni gezemedim, Homeros’un izlerini taşıyan Daskalopetra’ya gidemedim ki burası aynı zamanda Kibele Tapınağı’dır. Ama tabii, bu kadar yakınımızda çok fazla değer taşıyan bir ada mevcut ve üstelik ulaşım çok kolay. Bir başka yaz tatilinde ( ki Bayram’a denk gelmemesi tercih sebebidir) buraya tekrar gelip, bu yazımın ikinci bölümünü yazmak isterim.

Antik Çağlardan beri devamlı başkaldıran bir ada olan Chios’u, bir Yunan Adası’ndan fazlası olarak görmek yerindedir diye düşünüyorum. Kardeşlerine benzemek istemeyen asi bir çocuk gibi…

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça :

1- Grimal P. , Mitoloji Sözlüğü , Çev. Sevgi Tamgüç , Sosyal Yayınlar , İstanbul , 1997

2- Herodotos , Tarih , Çev.Müntekim Ökmen ,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , İstanbul 5.Basım  2008

3- Strabon , Geographika , Çev. Prof.Dr.Adnan Pekman ,Arkeoloji ve Sanat Yayınları , İstanbul 5.Basım  2005

4- Pausanias , Description of Greece,  W.H.S. Jones , http://www.theoi.com/Text/Pausanias7A.html

 

 

Antik Yunan Tarihi Kronolojisi

Leave a comment

Açıkçası uzun zamandır, hem kendime hem ilgililere kaynak olması açısından bir Antik Yunan Tarihi Kronolojisi oluşturmak istiyordum. Özellikle Coursera desteğiyle Wesleyan Üniversitesi’nden online olarak aldığım ‘The Ancient Greeks’ eğitiminden sonra bu isteğim pekişti. Fakat, bunu bir liste olarak mı yoksa düz yazı şeklinde mi yayımlasam diye düşünüyordum. Ardından www.ancient-greece.org adresindeki ‘Greece Timeline’ bölümünü Türkçeleştirip, bunu düzyazıya dökerek paylaşmaya karar verdim.

Antik Yunan Tarihi, çağlardan beri her medeniyetten insanın ilgisini çekmiş, birçok Avrupa ulusunu etkileyip, örnek olmuştur. Günümüzde, hala bu medeniyet üzerine kitaplar yazılmakta, filmler çekilmektedir. ‘300’ isimli film, Kral Leonidas’ı iyice tanıtmış ve bu medeniyete olan ilgiyi arttırmıştır. Peki, Antik Yunan Medeniyeti nasıl başladı ve nasıl son buldu ? Bu kronoloji çalışmasında sizlere sırayla, olaylarda fazla detaya girmeden Antik Yunan Medeniyeti’ni anlatmaya çalışacağım.

M.Ö. 8000 – M.Ö. 1300 : Mezolitik Çağ’dan Truva Savaşı’na

Yunanistan’da en eski çağlara ait ilk kanıtlar, Orta Taş Çağı olarak bilinen Mezolitik Çağ içerisinde, M.Ö. 7250 yıllarına ait Argolid Bölgesi’ndeki Franchthi Mağarası’nda bulunmuştur.

Franchthi Cave- Argolid, Greece

Franchthi Cave- Argolid, Greece

M.Ö.7000 yıllarında, üretim ve deniz ulaşımına dair başlangıçlar olduğu, bir anlamda ekonominin canlandığı görülmektedir.

M.Ö. 7000 – M.Ö. 3000 yılları yani Neolitik Çağ ( Cilalı Taş Devri )  içerisinde Yunanistan’da hareketlenmeler gözlenmiştir.

M.Ö.5700 yıllarında Sesklo bölgesinde, Megaron Kompleksi yapılmıştır. Bugün kalıntıları görülebilmektedir.

M.Ö. 3400 yıllarında Dimini bölgesinde, erken istihkam kanıtları mevcuttur. M.Ö.3000 yıllarında, Girit’te Messara Tholoi ve Vasiliki, Myrtos yapıları, Lerna’da Tiles yapısı dikkat çekmektedir. Erken Bronz Çağı içerisinde, M.Ö. 3000-M.Ö. 2000 yıllarına bakacak olursak 3 periyod görmüş oluruz. Bunlar, Minos Saray Öncesi Dönemi ( M.Ö.3000-M.Ö.2600 ), Erken Kikladik Çağı ( M.Ö.3200-M.Ö.2000 ), Erken Helladik Çağı ( M.Ö.3000 – M.Ö. 2000 ).

M.Ö.2000 yıllarında, Minos yerleşimlerinin yıkımı ile karşılaşıyoruz. M.Ö.1700-M.Ö.1400 yıllarında, Minos Yeni Saray Dönemi ile karşılaşıyoruz. M.Ö.1700 yıllarında, Minos Sarayları’nın yıkımı, Akrotiri-Thera’da yerleşimlere rastlamakla birlikte, Miken ( Mycenae ) ‘de Circle B tipi olarak adlandırılan mezarlarla karşılaşıyoruz.Bu mezarlar içerisinde çok sayıda maske, kılıç bulunmuştur.  M.Ö.1627 yılında ise Thera Yanardağı’nda büyük bir patlama gerçekleşmiştir.

Grave Circle B Mycenae

Grave Circle B Mycenae

M.Ö. 1600 yıllarında Yunanistan Geç Bronz Çağı’na ya da bir diğer bilinen ismiyle ‘Heroic Age’ yani Kahramanlık Çağı’na girmiştir. Bu çağ içerisinde gene Circle B tip mezarlarla birlikte, Argonautlar, Heracles ve Oedipus Efsaneleri’ne rastlıyoruz ki büyük ihtimalle bu kahramanlardan dolayı bu çağ böyle isimlendirilmiştir. M.Ö. 1550 yılında gene Miken’de Tholos tip mezarlara rastlıyoruz.

M.Ö.1450 yıllarında Yunanistan’da Linear B Yazısı kullanılmaktadır. M.Ö. 1400 yıllarında ise Minos Saray Sonrası Dönemi başlamakta ve gene bu dönem içerisinde Miken Kültürü Dönemi boy göstermektedir. Bulunan kanıtlar, M.Ö.1400 yıllarında Miken ( Mycenae ) Sarayları’nın yapıldığını ve Miken Ticareti’nin geliştiğini göstermektedir. M.Ö. 1370 yılında,Girit’te ünlü Knossos Sarayı yıkılmıştır. Bununla birlikte Minos Dönemi’de sona ermiştir diyebiliriz.

M.Ö. 1300 yıllarında, ‘sea people’ yani Deniz İnsanları’nın Doğu Akdeniz’e ilerlediği görülmüştür. Böylece Miken Kültürü Dönemi’de başlamıştır.

M.Ö.1250 yılında ( bazı araştırmalara göre M.Ö.1210 ) ise destanlara, kitaplara, sinemaya konu olan, mimariyi dahi etkileyen ünlü Truva Savaşı gerçekleşmiştir.Kahramanlık Çağı’nın M.Ö. 1100 yılında bittiğini düşünürekten, Hector, Achilles, Agamemnon, Odysseus, Aias gibi önemli figürlerin bu çağ içinde kalması şaşırtıcı değildir.

M.Ö. 1200 – M.Ö 594 : Son Miken Dönemi’nden Solon Yasaları’na

Truva Savaşı’nı takiben, M.Ö. 1200 yıllarında Miken Sarayları’nın yıkıldığı, Dor kavmi akınlarının başladığı ve Deniz İnsanları’nın Doğu Akdeniz’e doğru iyice ilerlediği görümektedir. Bu tarihten sonra Antik Yunan Tarihi’ne dair daha iyi  bildiğimiz şehirler, karakterler ortaya çıkmaya başlamıştır.

M.Ö.1100-M.Ö 700 yılları arasında Yunanistan’ın ünlü Karanlık Dönemi başlamıştır. Bu dönem içerisinde nüfus azalmış, önemli yerleşimler yıkılmış, insanlar küçük topluluklar halinde yaşamaya başlamıştır. Yazılı bir kayıt bırakılmamıştır, dolayısıyla kronolojide boşluklar ortaya çıkmıştır. M.Ö.1100 yılında Miletus şehri yıkılmış ve orada tekrar iskan başlamıştır. M.Ö.1000 yılında Miken Uygarlığı son bulmuştur.

M.Ö.900-M.Ö.700 yıllarında Geometrik Periyod başlamıştır. M.Ö.776 yılında İlk Olimpik Oyunlar’a rastlıyoruz ve M.Ö. 750 yıllarında Antik Yunan Tarihi Karanlık Dönem’den çıkmaya başlamış, Yunan Alfabesi gelişmiş, Yunan Kolonileri Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleşmiş ayrıca ünlü ozan Homeros şiirlerinin de kaydı gerçekleşmiştir.

Homeros

Homeros

Ve ismi tanıdık gelecek olan şehir devletleri varlıklarını ortaya koymaya başlamışlardır. M.Ö.730 yılında Sparta’nın Messenia’yı işgali, Birinci Messenia Savaşı gerçekleşmiştir. Naxos ve Syracuse şehirleri bu dönemde kurulmaya başlamıştır.

Arkaik Dönem olarak da bilinen M.Ö.700-M.Ö.480 yılları arasında tanıdık isimler görmeye başlıyoruz. M.Ö.650 yıllarında erken dönem lirik şiirlere rastlamaktayız. M.Ö.640 yılında Sparta’nın Messenia’yı tekrar işgali sonucu, İkinci Messenia Savaşı ortaya çıkmıştır.

M.Ö.630 yılında ünlü kadın lirik şairi Sappho, Lesbos ( Midilli ) adasında doğmuştur. M.Ö.625 yılında bir başka önemli isim Thales, Miletos’da doğmuştur.

Arkaik Dönem içerisinde, Atina, Sparta, Korint, Thebes, Syracuse, Miletos, Halicarnassus gibi önemli merkezler ortaya çıkmıştır. M.Ö. 594 yılında, gene Arkaik dönem içerisinde, fakat incelendiğinde başlı başına bir devrim olan Solon Yasaları ile demokrasinin ilk adımları atılmıştır. Burada biraz konuyu açmak istiyorum. Solon, Atinalı bir devlet adamı ve şairdir. Attika Bölgesi’ndeki tarım kriziyle ilgili olarak idarede görev almıştır. Solon, asillerin etkisini azaltmak için vatandaşlığı dört sınıfa bölmüş, ölçü birimlerini standartlaştırmış, borçlunun borçlu olduğu kişiye ödeme yapmaması sonucu borçluyu köle yapan yasayı kaldırmıştır. Zeytinyağı’ndan başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini önlemiştir. Ölülerin ve dirilerin arkasından kötü konuşulmasını yasaklamıştır.

Solon

Solon

M.Ö.569 – M.Ö. 429 : Solon Reformları’nın Ardından, Perikles Dönemi’ne

Antik Yunan Tarihi’nde, Solon Reformları büyük öneme sahiptir. Kronolojik olarak gelişmelere baktığımızda bu reformların önemi tarih boyunca görülmektedir.

M.Ö.569 yılında Samos Adası’nda filozof, matematikçi  Pythagoras ( Pisagor )doğmuştur. M.Ö.546 yılında Peisistratos Atina Tiranı olmuştur. Anne tarafından Solon ile akraba olan Peisistratos, Atina’nın Antik Yunan Tarihi içerisinde önemli bir şehir olmasına önayak olmuştur. M.Ö.527 yılında Peisistratos ölmüş, yerine oğulları tiran olmuştur.. M.Ö.525 yılında Atina’da kırmızı figür çömlekçilik gelişmiştir.

Red Figure Pottery

Red Figure Pottery

M.Ö.510 yılında Alcmaeonidae ailesi bir yükseliş göstermekte ve Spartalılar ile birlikte Atina’da Tiranlık dönemini sonlandırmışlardır. Böylelikle Atina’da Demokrasi’ye net bir başlangıç yapılmıştır. Cleisthenes, Pericles ve Alcibiades gibi Antik Yunan Tarihi’nin önemli isimleri Alcmaeonidae ailesindedir.

M.Ö.508 yılında Alcmaeonidae ailesinden Kleisthenes’in Reformları ön plana çıkmıştır ve demokratik bir yapı oluşmaya başlamıştır.

M.Ö.500 yılından sonra Antik Yunan Tarihi içerisinde Persliler’i çok sık duymaya başlarız. M.Ö.499 yılındaki Ion Ayaklanması’nın ardından, M.Ö.494 yılında Persliler bu ayaklanmayı bastırmıştır. M.Ö.497-M.Ö.479 yılları arasında Pers-Yunan Savaşları başlar. M.Ö.490 yılında Marathon Savaşı gerçekleşir, bu savaşta Atinalılar, Darius’un Pers Ordusu’nu yenerler.

M.Ö.483 yılında, Atina’da gümüş madenleri işlenmeye başlanmış ve gene bu yıllarda Atina Donanması ilerleme göstermiştir.M.Ö.482 yılında Atinalı devlet adamı ve komutan Aristides sürgün edilmiştir.

M.Ö.480-M.Ö.323 yılları arasında Antik Yunan Tarihi’nde Klasik Periyod olarak geçmektedir. M.Ö.480 yılında ünlü Thermopylae Savaşı gerçekleşmiştir. Thermopylae Savaşı, günümüz popüler kültürüne ‘300’ isimli çizgiroman ve sinema filmiyle girmiştir. Sparta Kralı Leonidas’ın 300 asker ile Thermopylae geçidinde, Pers Kralı Xerxes’e gösterdiği direniş bu savaşın simgesi olmuştur. Bu savaşın ardından Persliler Yunanistan’ın içlerine ilerlemiş, Acropolis’i yakmışlardır. Ardından Salamis Deniz Savaşı’nda, Atinalılar Persliler’i yenmişlerdir.

Leonidas Statue- Thermopylae, 2mi3

Leonidas Statue- Thermopylae, 2mi3

M.Ö.479 yılında Plataea Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaştan da Atinalılar galip ayrılmışlardır.  M.Ö. 477 yılında Atina liderliğinde Delos Birliği kurulmuştur.

M.Ö.465 yılında, Lakonia bölgesinde bir deprem meydana gelmiştir. Gene bu yılda, Sparta içerisinde Messenia’da Helotlar isyan çıkarmıştır. Helotlar, Sparta içerisinde özgür olmayan halktır. Bazı kaynaklara göre ise, özgür ve köle halk arasında kalmış bir kesimdir.

M.Ö.461-M.Ö.445 yılları arasında Atina ile Sparta arasında Peloponez ( Peloponnesos ) Savaşları gerçekleşmiştir.

M.Ö.460 yılında Atina’da Perikles döneminin başlamasıyla, Atina altın çağını yaşamaya başlamıştır.

Pericles

Pericles

M.Ö.458 yılında, Aeschylus  ‘Oresteia’ isimli eserini yazar. M.Ö.454 yılında Delos Birliği Hazinesi, Delos’tan Atina’ya getirilir. M.Ö.450 yılında Sofist Protagoras Atina’ya gelir. M.Ö.449 yılında Acropolis, Parthenon ve diğer önemli yapıların inşaası başlar.Sophocles ‘Aias’ isimli eserini yazar. M.Ö.446 yılında Atina ile Sparta arasında 30 yıllık barış antlaşması imzalanır. M.Ö.441 yılında Sophocles ‘Antigone’ isimli eserini yazar. Görüldüğü gibi Perikles döneminde Atina adına önemli gelişmeler olmuş, ve Antik Çağ Edebiyatı’nın birçok önemli eseri bu dönemde yazılmıştır.

M.Ö.431 yılında, Sparta ile Atina arası antlaşma bozulmuş ve İkinci Peloponez Savaşı başlamıştır. Gene bu tarih içerisinde Euripides ‘Medea’yı yazmıştır.

M.Ö.430 yılında Atina’da veba salgını ve M.Ö.429 yılında Perikles’in ölümü gerçekleşmiştir.

M.Ö.421-M.Ö.336 : Nicias Barışı’ndan Büyük İskender Dönemi’ne

M.Ö.421 yılında, Peloponez Savaşı’ndan zararlı çıkan iki taraf ( Sparta-Atina ) arasında Nicias Barışı imzalanmıştır. M.Ö.420 yılında Acropolis’te bulunan ünlü Athena Nike Tapınağı inşaa edilmiştir. M.Ö.418 yılında Atina ile Sparta arasındaki düşmanlık devam etmekle birlikte, Spartalılar Atina’yı Mantinea‘da yenmiştir. M.Ö.416 yılında Melos, Atina tarafından talan edilmiştir.M.Ö.415 yılında Atina, Syracuse’yi keşfetmiştir. Gene aynı yıl içerisinde Alcibiades, Sparta’ya karşı gelmiştir.

M.Ö.413 yılında, Syracuse Atina’yı yenmiştir. M.Ö.411 yılında ise Aristophanes, ünlü eseri ‘Lysistrata’yı yazar. Sparta ile Atina arası gerginlik, M.Ö.404 yılında, Atina’nın teslim olmasıyla son bulup, Atina’da 30 Tiran dönemi başlamıştır. Fakat M.Ö.403 yılında, Atina’da tekrar Demokrasi başlamıştır.

M.Ö.399 yılında, ünlü filozof Sokrates, gençleri yoldan çıkardığı gerekçesiyle yargılanıp, infaz edilmiştir. M.Ö.380 yılında Platon, Atina Akademisi’ni kurmuştur.

Socrates, Sentenced To Death

Socrates, Sentenced To Death

M.Ö.371 yılında Sparta ile Thebes arasındaki savaşta, Thebes Sparta’yı Leuctra’da yenmiştir. M.Ö.362 yılında, Thebes Sparta’yı Mantinea’da yenmiştir.

Kronolojimizde, tarih yavaş yavaş Büyük İskender Dönemi’ne yaklaşmaktadır. M.Ö.359 yılında, II.Philip Makedonya Kralı olmuştur. M.Ö.338 yılında, Makedonya Ordusu, Atina ve müteffiklerini yenmiştir ve ardından Corinth Birliği kurulmuştur. M.Ö.336 yılında, II.Philip suikaste uğrayarak, genç kral Alexander ( Büyük İskender)  tahta çıkmıştır.

M.Ö.335-M.Ö.323 : Büyük İskender Dönemi

Şüphesizdir ki Büyük İskender Dönemi, Antik Yunanistan için bir dönüm noktasıdır. Büyük İskender, ulusları, dinleri, kültürleri birleştirerek tek bir imparatorluk altında dönemin Yunanistan sınırlarını Hindistan’a kadar ulaştırmıştır. Büyük İskender, Pers İmparatorluğu’nu bitirmeyi, atalarının intikamını almak istemiştir.

Alexander The Great

Alexander The Great

M.Ö.335 yılında, ünlü filozof Aristotales Atina’da Lyceum‘u kurmuştur. M.Ö.334 yılında, Büyük İskender çıktığı seferde, Pers Ordusu’nu Granicus Nehri çevresinde yenmiştir. M.Ö.333 yılında Büyük İskender, Issus’da Pers Ordusu’nu yenmiştir. M.Ö.332 yılında Tyre, Büyük İskender’e teslim olmuştur. M.Ö. 331 yılında, Büyük İskender Mısır’ı kuşatmış ve İskenderiye ( Alexandria ) şehrini kurmuştur. Gene aynı yıl içerisinde Gaugamela Savaşı’nda Persleri yenmiştir.

M.Ö.329 yılında, Büyük İskender Baktria’ya ( Afganistan ) ulaşmıştır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, Afganistan’da İskender’in kayıp kabilesi olarak adlandırılan, Afgan insanının fiziksel özelliklerinin dışında bir halkın mevcut olduğu görülmektedir. M.Ö. 327 yılında Büyük İskender, Baktria Prensesi Roxanne ile evlenmiştir. M.Ö.326 yılında, Büyük İskender Hindistan sınırına ulaşmıştır. M.Ö.323 yılında Büyük İskender vefat etmiştir.

Büyük İskender’in ölümüyle birlikte M.Ö. 323 yılında, M.Ö.146 yılına kadar sürecek olan Hellenistik Dönem başlamıştır.

M.Ö.322-M.Ö.30 : Aristotales’in Ölümü’nden, Antik Yunan Dönemi’nin Sonu’na

Büyük İskender Dönemi’nin ardından, sınırları oldukça genişleyen Yunan İmparatorluğu’nda kontrol zorlaşmış, Büyük İskender’in bir varisi olmaması nedeniyle, imparatorluk önemli aileler tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır.

M.Ö.322 yılında ünlü filozof Aristotales ölmüştür. M.Ö.310 yılında Stoacı Zeno, Atina’da bir okul açmıştır. M.Ö.307 yılında, Stoacı Epicuros, Atina’da bir okul açmıştır. M.Ö.300 yılında I.Ptolemy İskenderiye Kütüphanesi’ni açmıştır.

M.Ö.287 yılında, ‘Eureka’ diye bağırmasıyla ünlenen bilim adamı Archimedes ( Arşimet ) , Syracuse’de doğmuştur. M.Ö.284 yılında Akha Birliği kurulmuştur.

M.Ö.279 yılında, Galyalılar ( Gaul ), Yunanistan’ı işgal etmiştir.  M.Ö.238 yılında, I.Attalos Galyalılar’ı yenmiştir. Günümüzde büyük bir öneme sahip olan ‘Dying Gaul’ yani ‘Ölen Galyalı’ heykeli, Attalos’un zaferini anlatan eserlerden biridir.

Dying Gaul

Dying Gaul

Bu yıllarda gelişen uygarlıklar karşısında zayıflayan bir Yunanistan görmeye başlıyoruz kronolojimizde. Önce Galyalılar’ın işgali ve ardından Romalılar sahneye çıkıyor.

M.Ö.214 yılında, Roma ile Yunanistan arasında I.Makedonya Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaş sonunda Roma, V.Philip’i yenmiştir. M.Ö.200 yılında, İkinci Makedonya Savaşı gerçekleşmiş, ve bu savaşta Cynoscephale’de Romalı Flamininus’un zaferi gerçekleşmiştir.

M.Ö.172 yılında Üçüncü Makedonya Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaşta Romalı Lucius Aemelius Paulus, Makedon Perseus’u Pydna’da yenmiştir. Bu savaşın ardından Makedonya Bölgesi 4 cumhuriyete bölünmüştür.

M.Ö.146 yılında, Romalılar Yunanistan’ı işgal etmiştir. Mummius Achaius, Corinth’i yağmalamış ve Akha Birliği’ni bitirmiştir. Bu yılla birlikte Geç Hellenistik Dönem ya da diğer bilinen adıyla Greko-Romen Dönemi başlamıştır.

M.Ö.86 yılında, Sulla önderliğindeki Romalılar Atina’yı yağmalamıştır.

M.Ö.31 yılında, Aktion Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaşta, daha sonradan Augustus ismiyle Roma İmparatoru olacak olan Octavian, Marcus Antonius ve Kleopatra’yı yenmiştir.

M.Ö.30 yılında Kleopatra ölmüştür. Bu yılla birlikte Antik Yunan Dönemi sona ermiş ve Roma İmparatorluğu tarih sahnesinde önemli bir konuma gelmiştir.

Antik Yunan Tarihi Kronolojisi’nin Sonuna Gelirken :

M.Ö.8000 yılından M.Ö.30 yılına kadar geçen 7970 senenin önemli olaylarını  özetlemeye çalıştım. Tabii ki bu kronolojideki boşluklar, yeni araştırmalarla, arkeolojik kazılarla doldurulacaktır. Bahsettiğim gibi, henüz çözülmemiş ‘Karanlık Çağ’ ( M.Ö.1100-M.Ö.700 )  adında bir dönem söz konusu. M.Ö.1200yılından önceki dönemlere ancak kazılar yardımıyla ulaşabiliyoruz.

Amacım, hem kendime hem ilgilenen arkadaşlara, olayların tarih akış sırasını görmelerinde bir kaynak sağlamak ; bir müzeyi gezerken, bir tarih araştırmasını okurken, inceledikleri eserlerin öncesini bilerek neden etkilenmiş olabileceğini ve sonrasını bilerek  neleri etkilediğini görmelerine yardımcı olmaktır.

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça : http://www.ancient-greece.org/resources/timeline.html

Topal Tanrı’ya Tapınak : Hephaisteion

Leave a comment

…Topal olduğu kesindi. Ama çirkin olduğu için mi, yoksa babasına karşı annesine savunduğu için mi … Bilemiyoruz.

Tanrı kavramı çağlar geçtikçe mükemmelliğe doğru erişirken, Olympos’un 12 Tanrısı arasında öyle biri vardı ki, hem çirkin hem topal : Hephaistos ( Hφαιστος ). Fakat bu iki özelliğine rağmen, 12ler arasında en sevilenlerden biri diyebiliriz kendisine. Ateşin, demirciliğin, taş işçiliğinin, heykelciliğin tanrısı… Her önemli mitolojik olayda karşınıza illa ki bir kere çıkar Hephaistos. Achilles’in zırhını o yapmıştır, Hermes’in başlığını, Medusa’nın kesik başını ünlü zırh Aegis’e o işlemiştir, Olympos’taki tüm tahtları o yapmıştır.

Hephaistos

Hephaistos

Hephaistos’un doğumuna ilişkin farklı anlatılar mevcut. Homeros’a göre Zeus ve Hera’nın oğludur. Hesiodos’a göre, Hera’nın kıskançlığının bir sonucudur. Bu iki anlatımı takiben farklı hikayeler ortaya çıkmaya başlamıştır ki, kafalar zaten orada karışmaya başlıyor. Bir efsaneye göre, Zeus ile Hera’nın kavga ettiği bir anda annesinin tarafını tutan Hephaistos, Zeus’un hışmına uğrar ve Zeus onu Olympos’tan aşağı fırlatır, düşmesiyle birlikte bacağı sakatlanır ve topal kalır. Bir başka efsanede, Hera, Zeus’un Athena’yı herhangi bir cinsel ilişki olmadan başından doğurması üzerine, kıskançlık krizine girip, Hephaistos’u babasız doğurmuştur. Hephaistos’un çirkinliğini gören Hera, Hephaistos’u Olympos’tan aşağı atmış ve okyanusa düşen bebeği Thetis ( Achilles’in annesi ) büyütmüştür. Bu farklı anlatımında doğurduğu başka mitolojik sonuçlar mevcuttur. Mesela, Hephaistos, Zeus’un kafasına balta ile vurarak Athena’nın doğmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, çizimlerde Hephaistos, Athena’dan daha yaşlı gösterilir. Yukarıda da belirttiğim gibi Hephaistos mitleri kafa karıştırıcıdır. Fakat her şekilde ortak olan, Olympos’tan aşağı atıldığı, topal kaldığı ve çirkin olduğudur.

Böyle bir zanaat ustası Tanrı’nın olması ve adına bir tapınak olmaması şaşırtıcı olurdu. Atina’da Thessio isimli bölgede bulunan, Agora arkeolojik alanında, günümüze kadar nerdeyse hiç bozulmamış bir Hephaistos tapınağı bulunmaktadır. Belki de, antik tapınakların nasıl olduğuna dair bize en net görüntüyü veren yer burasıdır. Günümüze kadar sadece frizlerinin bir kısmı kırılıp kaybolmuş, onun haricinde bir tapınağın iç odasının, çatısının, giriş kısımlarının nasıl olduğunu çok iyi gösterir Hephaisteion.

Road to Hephaisteion, Ancient Agora -2mi3-

Road to Hephaisteion, Ancient Agora -2mi3-

Hephaisteion, Thissio -2mi3-

Hephaisteion, Thissio -2mi3-

Hephaisteion’un, kolon tipine bakıp Dor  uslübüyle yapıldığını anlayabilirsiniz. Tapınağın uzun tarafları 31,7 m olup 13 adet kolona ve kısa tarafları 13,7 m olup 6 kolona sahiptir. Kayıtlara göre, tapınağı iç ve dış tarafından çevreleyen frizler, Theseus’u, Heracles’in görevlerini, Centaurlar ve Lapithlerin savaşlarını, Erichthonios’un doğumunu, Thetis’i konu almaktadır. Günümüzde Centaurların Savaşı’nı anlatan frizler iyi denecek kadar korunmuş bir vaziyettedir.

Hephaistion, Centaur Frieze -2mi3-

Hephaistion, Centaur Frieze -2mi3-

Tapınak üzerindeki Theseus frizleri, ilk başta buranın ünlü mitolojik kahraman Theseus adına yapıldığını düşündürmüş. Hatta bölgeye, Thissio ( Θησείο ) denmesi bundan dolayıdır. Fakat Pausanias’ın günümüze ulaşan bilgisine göre, tapınak içerisinde Hephaistos ve Athena’nın heykelleri bulunuyordu. Heykellerin kaidesine ise Erichthonios’un doğumu işlenmiştir. Aslına bakılacak olunursa, tapınak, Athena ile Hephaistos’a adanmıştır. Yapımı Acropolis’teki Parthenon ile aynı yıllara gelmektedir. Fakat Parthenon’un şehrin hakimi Athena’ya ait olduğu düşünülürse, o dönem Hephaisteion’un yapımı ertelenmiş olabilir. Bazı kaynaklar ise bu tapınağın Parthenon’dan daha evvel yapıldığını söylemektedir. Fakat genel olarak bakılırsa, her ikiside Pericles döneminde yapılmıştır.

Statues of Athena and Hephaistos

Statues of Athena and Hephaistos

Tapınağa bugün Hephaistos Tapınağı denmesinin bir başka nedeni ise, bölgede yapılan kazılarda birçok Hephaistos’u ilgilendiren alanlarda ( demir işçiliği, taş işçiliği..) eserlerin bulunması, hatta bu eserlerin Hephaistos’a sunulmuş olduğudur. Genel olarak bölgenin bir Agora olduğunu düşünürsek ve içerisinde birçok zanaatkarın varlığı göz önünde bulundurulursa bu tapınak kuşkusuz Hephaistos’a ait olmaktadır.

Entrance to Hephaisteion, -2mi3-

Entrance to Hephaisteion, -2mi3-

Mitoloji’de, topal, çirkin hatta Olympos’tan atılmış ( sonradan geri alınıyor tabii ki ) olsa da, özellikle Atinalılar için önemlidir Hephaistos. Athena ile ismi sürekli anılır, çünkü mitolojik krallardan Erechtheus’un ( Ἐρεχθεύς ) ebeveynleridirler. Tabii, bu cümleden sonra aklınıza Athena’nın o zaman nasıl bakire bir Tanrıça olduğu sorusu düşebilir. Mitoloji’ye göre Hephaistos, Athena’yı arzulamaktadır. Fakat bakire Tanrıça için bu imkansız demektir. Günün birinde, Athena, Hephaistos’dan zırhını almak için geldiğinde, Hephaistos kendisine tecavüz etmeye kalkar. Athena, bu saldırıdan kurtulur fakat Hephaistos’un spermleri Athena’nın bacağına gelir ve bunun üzerine Athena bir bez ile siler ve aşağı atar. Toprağa düşen spermler’den Erechtheus doğar.

Agora’dan Acropolis’e doğru kafanızı kaldırdığınızda, Hephaistos’un aşağıdan Athena’ya baktığını, Athena’nın da hemen yanında bu garip ilişkinden doğan Erectheus’u görebilirsiniz. Tapınaklar sanki bu hikayedeki Hephaistos’un özlemini, Athena’nın gücünü ve Erechtheus’un tanrısal bir soydan geldiğini gösterircesine inşaa edilmiştir.

Tapınak, 7.yüzyılda kilise olarak kullanılmış. Hatta yukarıdaki fotoğraflarda, tapınağın içine girilen kapıların o dönemde kesildiği düşünülmektedir. Kilise olarak kullanılması, pagan döneme ait heykellerin yıkılmasına ve frizlerin bozulmasına sebep olsa da, bütün olarak binayı korumuş olması bizler için olumlu bir durumdur. Parthenon’un başına gelenler ( daha evvelki yazılarıma bakabilirsiniz, tapınak, kilise, camii olarak kullanılmış, cephanelik olarak kullanıldığı bir dönemde gerçekleşen patlama ile günümüzdeki halini almıştır ) , neyseki Hephaiteion’un başına gelmemiştir.

Hephaistion Ceiling, -2mi3-

Hephaistion Ceiling, -2mi3-

Tapınağın iç kısım ve kolonlar arasındaki tavan kısmı günümüze kadar korunmuştur. Tabii burada, herhangi bir düşmeye ve kırılmaya önlem almak amacıyla bir ağ kullanılmaktadır.

Daha evvel, Parthenon’dan bahsetmiştim, şimdi Hephaisteion’dan bahsettim. İlerleyen günlerde bir başka hikayesi olan Erectheion Tapınağı’ndan bahsedeceğim.

Yazımı bitirmeden önce, beni çok etkileyen, adeta zamanın izlerinin tapınak üzerinde ‘Hephaistos Topaldır’ diye bağırdığı bir detayı aşağıdaki fotoğrafla sizlerle paylaşmak isterim.

Hephaistos The Crippled  - 2mi3-

Hephaistos The Crippled – 2mi3-

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yeşim Minn ve Dimitri Daravanoglu

Kaynakça :

1-) Hesperia, The Sculptures of Hephaisteion,

2-) Object Report 3 : The Hephaisteion

3-) Pausanias Project

Nice, Cannes ve Monaco’da bir 2mi3

Leave a comment

8 Eylül 2013 tarihinde evlenerek hayatımda yepyeni bir dönem başlattım. Eh malum yaşım nerdeyse 30, üniversite, askerlik, iş derken evliliğin kapıları da yavaş yavaş açılmaya başlamıştı.

Doğal olarak, evliliği takiben gerçekleştirilen, İngilizce ‘Honeymoon’, birebir Türkçe çevirisiyle ‘Balayı‘ denilen periyoda girmiş bulunduk. Sırt çantalı, bol yürüyüşlü, antik kentli, müzeli gezileri seven bir çift olarak, seyahatimizin adının ‘Balayı’ olması bizi engellemedi tabii ki :)

Düğünden önce hazırlığı yapılan bir gezi olan ‘Balayı’ için birçok yer düşünmüştük fakat en son Nice, Cannes ve Monaco olarak bir Güney Fransa turu gerçekleştirmek istedik. Tur şirketlerinin sıkıcı gezi programları, 50 kişiyi bir otobüse bindirip, inin fotoğraf çekin hadi binin, inin yemek yiyin 20 dk mola gibi dumur edici durumlarından ötürü, hiç birine bağlı kalmaksızın biletlerimizi skyscanner.com’dan, otelimizi booking.com’dan ayarlayarak 10 Eylül 2013’ü beklemeye başladık.

Güney Fransa, Antik Roma ve Yunan Kültürü & Tarihi açısından pek uygun bir yer değil öncelikle. Biraz eşelemek lazım tarih kitaplarını ve gezi haritalarını. Eşeledikçe aslında tarihi açıdan köklü bir yer olduğu ortaya çıkıyor fakat kalıntılar açısından pek iştah kabartmıyor. Fakat mükemmel bir Avrupa Şehri deneyimi yaşıyorsunuz buraları gezmekle. Bloğuma, Antik Yunan ve Roma ile ilgili birşeyler okumak için girenler hemen burada terketmesin lütfen çünkü yazımın ilerleyen kısımlarında Cimiez antik kentini, Sainte Marguarite adasından bahsedeceğim :)

Nice : Cimiez, Matisse

Güney Fransa’nın en gözde mekanı, Promenade Des Anglais ile birlikte upuzun bir sahile sahip tam bir keyif mekanı diyebilirim Nice için. Şehir yaşam ve keyif için kurulmuş adeta.  Böyle bir denize ve doğaya sahip olup da ucundan kıyısından Yunanlar’la bir bağı olmaz mı derken, Nice’in İ.Ö. 350 yılında Yunanlılar tarafından, bölgedeki Liguryalılar’a karşı kazanılmış bir zafer sonrası kurulduğu ve şehire Zafer Tanrıçası Nikaia ( Nike ) ‘ ın adı verildiği teorisini öğreniyoruz.

Nikaia and Athena, Nice - 2mi3

Nikaia and Athena, Nice – 2mi3

- Nice, Nikaia Heykeli –

Nice, tarih içerisinde dönem dönem el değiştiren önemli bir liman kenti. Lombard istilalarına kadar, Cemenelum adıyla bilinen bir Roma kenti, Nice içerisinde bağımsız bir şehir olarak varlığını sürdürmüş. Bugün Nice içerisindeki en önemli antik kalıntılar da bu şehire ait. Tabii bu şehir şu an Cimiez olarak bilinmekte ve belki de daha çok ünlü ressam Henri Matisse ile anılmakta.

Cimiez ve Matisse’den bahsetmeden önce biraz Nice’i anlatmak isterim. Upuzun bir sahil düşünün, her noktasından denize girilebilen masmavi bir deniz. Yaşlı ama görkemli binalar ile deniz arasında palmiyelerle birlikte meşhur Promenade Des Anglais,  yani İngiliz Yolu. Bu yolun böyle adlandırılmasındaki etken 18. yüzyılda İngilizler tarafından projelendirilip yapılması.

Nice View

Nice, Promenade Des Angles

-Promenade Des Anglais, Nice-

Nice’in önemli bir Avrupa Kenti olmasındaki bir başka sebep ise sahip olduğu meydanlar. Belki okuyucular bana kızacak ama bir kere daha Taksim Meydanı’ndan ve İstiklal Caddesi’nden nefret ettiğimi anladım. Şöyle bir gerçek var ki, kentleri kent yapan meydanlardır. Meydanlar’ın büyüklüğü ve çokluğu o toplumdaki refah seviyesini hatta daha da ileri gidecek olursak demokrasi seviyesini gösterir. Bakıyoruz Nice haritasına ve birbirine 250 metre uzaklıkta büyük meydanlar görüyoruz. Place Massena, Place Garibaldi, Place Rossetti ve daha bir çoğu. Yeni yapı yok denecek kadar az, çünkü ihtiyaç duyulmamış. Yağmur yağıyor ve yollarda su birikmiyor, 15 dakika sonrasında hiç yağmamış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Gene Avrupa fetişizmimi ortaya çıkartıyorum, farkındayım ama olmaya çalışıp da olamadığımız sonrasında çamur attığımız yerler işte böyle yerler.

Her ‘Nasıldı ? ‘ diye soran arkadaşıma verdiğim cevabı buraya da yazmak isterim : İnsan doğası gereği, insanca yaşamın son derece mümkün olduğu bu şehirde bir hafta boyunca hiç bir gariplik hissetmedim, olması gereken bu çünkü. Ta ki Yeşilköy’e inip dolmuşlara binene kadar :)

Neyse, dönelim eşelediklerimden çıkardığım tarihi kısımlara.

Cimiez (Cemelenum) , Matisse  : Antik bir Roma Kenti, Modern bir Ressam

Güney Fransa gezisi öncesinde kafamdaki tek soru işareti, gezilebilecek antik kentlerdi. Malum, Türkiye, İtalya ve Yunanistan bu konuda son derece tatmin edici. Dubrovnik’te Orta Çağ’ı yaşabiliyorsunuz zerresine kadar. Fakat söz konusu Güney Fransa olunca sadece ismi var kitaplarda ama görüntü yok. Dolayısıyla rehber kitapçıkta ve şehir haritasında Cimiez’i görünce heyecanlandım.

Cimiez, büyük bir Arena’ya ( Amfitiyatro ) sahip. Kalıntıların geri kalanını hamamlar oluşturuyor. Günümüzde ise girişin ücretsiz olduğu binlerce zeytin ağacından oluşan bir park. Çocuk genç yaşlı hepsi burada piknik yapıyor ( mangallı değil ), kitap okuyor, spor yapıyor. Sessizlik ve temiz havanın bol olduğu bir nokta. Böyle bir park içerisinde Arkeoloji Müzesi’nin ve Ressam Matisse’nin eserlerinin sergilendiği bir müzenin ( Musee Matisse ) olması da ilham verici. Özellikle Nice’de şunu anladık ki , parklar son derece önemli noktalar. Hatta yerli halkı, cafelerden çok parklarda görmek mümkün.

Cimiez Map

- Cimiez Harita -

Cemenelum tarihini internet üzerindeki yabancı kaynaklardan incelediğimiz zaman, burasının İ.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda, Vediantii olarak bilinen Liguryalılar’ın  bir boyuna ait olduğu görülmektedir. İ.Ö. 154 yıllarında Romalılar, Massiliote olarak bilinen Marsilya bölgesindeki Yunan kolonilerine, Liguryalılar’ın saldırılarına karşı yardım ederek, Nikaia ( Nice ) ve Antipolis ( Antibes )’i korumuşlardır. Bu dönemden sonra Cemenelum bir Roma şehri haline gelmiştir. Cimiez bölgesinde, bugün ki kalıntılar İ.S. 3. yüzyıla dayanmaktadır.

Amphitheater Cimiez - 2mi3

Amphitheater Cimiez – 2mi3

- Amfitiyatro, Cimiez –

Kaynaklara göre, Cimiez Amfitiyatrosu, ilk başta ahşaptan yapılmış olup 500 -600 kişilik bir kapasiteye sahiptir. Ardından bu tiyatro taştan yapılarak 5000 kişilik bir kapasiteye kavuşmuştur.

Cimiez Arkeoloji Müzesi ( Musée Arquéologique de Nice-Cimiez ) , bir çok müzeye göre önemli eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Marcus Antonius’un kızı Antonia Minor’a ait bir heykel, Antibes yakınlarında bir batıktan çıkartılmış Silen maskesi, bronz  dans eden Pan heykeli, ve Mont Bego Savaşçısı bu önemli eserler arasındadır.

Antonina Minor, Cimiez -2mi3 -

Antonia Minor, Cimiez – 2mi3 -

Antonia Minor, Marcus Antonius’un kızı, İmparator Claudius’un annesidir. Roma Tarihi’nde erdemli kişiliği ve güzelliğiyle ön plana çıkmış bir karakterdir.

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Kayıtlara göre Antonia Minor, Atina’da doğmuş ve İ.Ö 36 yılında Roma’ya gelmiştir. İlk Roma İmparatoru, Augustus’un yeğenidir.

Cimiez Arkeoloji Müzesi’nde bir başka önemli eser, İ.Ö. 80 yılına tarihlenmiş, Antibes yakınlarında bir batıkta bulunan Silenus Maskesi’dir. Bugünlerde Silenler’in ve özellikle PappoSilenus’un çok karşıma çıkmasından ötürü biraz bu karakterden bahsedeceğim. Silenus, Pan’ın veya Şarap Tanrısı Dionysos’un yakın arkadaşlarından ve öğretmenlerinden olan Satyr’lerdir. Satyr, Mitoloji ile ilgilenenler için yabancı bir kelime değil, yarı insan yarı keçi özellikleri taşıyan mitolojik karakterlerdir. Bunların ya kulakları keçi kulağı gibi, ya kafalarının üstünde keçi boynuzları, ya belden aşağısı keçi vücudu şeklindedir. Bilgelikleriyle ünlüdürler. Dolayısıyla Yunan Mitolojisi’nde çoğu zaman üstad, öğretmen olarak karşımıza çıkarlar. Papposilenus ise Silenus’ların en yaşlısı olarak tanımlanır. Özellikle Dionysos heykellerinde bu karakterleri görmek mümkündür.

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Müze’de özellikle ilgimi çeken bir başka eser, bronz Dans Eden Pan heykeli oldu. Pan bir Satyr’dir. Fakat Satyrler’in en ünlüsü, vahşi yaşamın, çobanların tanrısı, orman ve dağ perilerinin arkadaşıdır. Belden aşağısı, bacakları keçi bacağı şeklindedir. Pan, günümüzde kullanılan Pan Flüt’ün mitolojik atasıdır.

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Arkeoloji Müzesi’nde bizi üzen tek şey eserlerin büyük bir kısmında İngilizce açıklamaların olmamasıydı. Hani bazı şeyleri o anda yerinde öğrenebileceğimiz halde, mecburen inceleyip fotoğraflayıp ardından teker teker internetten araştırarak öğrenmek zorunda kaldık. Açıklamalarda neden böyle bir ‘tek dil’ kullanmışlar hala anlayabilmiş değilim. Sırf bu yüzden önemli olan, ama kaynaklardan tam olarak ne olduğuna ulaşamadığım bir obje ile karşılaştım. Bu objenin adı Mont Bego Savaşçısı anlamına gelen ‘ Guerrier Du Mont Bego’ .  Açıkçası yaptığım araştırmalarda da bu obje ile ilgili sadece Fransızca kaynaklara ulaşabildim. Fakat anladığım kadarıyla bu eserin özelliği, Geç Demir Çağı’na ait olmakla birlikte Mont Bego isimli dağdaki M.Ö.2000 yılına ait çizimlere benzemesinden dolayıdır.

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Bahsettiğim objeyi yukarıdaki fotoğrafta kırmızı çerçeve içinde görebilirsiniz. Hemen yanındaki kırmızı çerçeve içerisinde açıklaması yer almaktadır.

Müze’de dikkatimi çeken diğer eserler ise, bir oyun tahtası ve pulları, zarlar ve parmak zilleriydi.

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Kısaca, Nice’e yolunuz düştüyse ve biraz da Arkeoloji ve Tarih’e ilginiz varsa Cimiez mutlaka görülmesi gereken bir yer. Başlarda da dediğim gibi bilgiye ulaşmak için biraz eşelemek gerekse de, ulaştıktan sonra insan mutlu oluyor :)

Matisse :

Açıkçası, resimleri çok severim fakat her ressamı tanımam. Bir resim sergisini gezerken de her resim üzerinde uzun uzun düşünüp ayrıntıları yakalayamam. Yani kısaca bu konuda iddialı değilimdir. Henri Matisse’yi de sadece isim olarak duymuştum, fakat eserlerini bilmiyordum. Ünlü bir Fransız ressam kendisi, 20.yüzyılın en önemlilerinden modern sanatın en büyük sanatçılarından olarak tanıtılıyor. Cimiez’de Arkeolojik alanı ve müzeyi gezdikten sonra hemen park içindeki Matisse Müzesi’ni ( Musee Matisse) gezmemek ayıp olurdu.

Matisse’nin eserlerine bakarken aklıma Picasso geldi ki anormal bir durum değilmiş zaten. Müze’de Matisse’nin müzik temalı resimleri sergileniyordu. Anladığım kadarıyla, Matisse  ‘Gözlerim görmezse Resim yapamam ama Müzik dinleyebilirim’ düşüncesiyle müziğin önemini resime dökmek istemiş. Özellikle Jazz’a olan hayranlığını her eserinde görmek mümkün. Normalde gezi notlarımda resim sergilerinden bahsetmem ama Matisse ile ortak bir yön buldum kendimde, dolayısıyla paylaşmak istedim. Müzeyi gezerken bir oda da Matisse’nin kişisel koleksiyonuna ait bir heykel karşıladı beni. Pek yabancı değildi bana, hatta hiç değildi. Daha evvel eşini, Yunanistan’da Delphoi Müzesi’nde, Yunanistan Arkeoloji Müzesi’nde gördüğüm ‘Kouros’ heykeli karşıladı beni bir köşede.

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

İşte bu noktada Matisse’ye olan sevgim bir anda kat kat arttı. Kendimden bir şey görmüştüm onda. Kouros genç erkek demektir. Antik Yunan’da özellikle Apollon Tapınakları’nda bulunan heykellerdir. Hatta ilk bulundıkları zaman bu heykellerin Apollon heykeli oldukları düşünülmüş, daha sonra Tanrıçalar’a ait tapınaklarda bulunan korai heykelleri gibi bunların genç erkek heykelleri olduğu öğrenilmiştir.

Bahsi geçmişken anlatmak isterim, Delphoi Tapınağı’nda iki adet kouros heykeli vardır. Bu heykellerin Herodot Tarihi’nde adı geçen Kleobis ve Biton kardeşlere ait olduğu söylenmektedir. Tabii Delphoi Müzesi’nde sergilenen heykeller direkt olarak kitapta adı geçenler mi yoksa varsayımsal olarak mı isimlendirilmişler bilemiyoruz. Fakat Herodot, Solon ile Kroesus’un ünlü ‘Mutluluk Nedir ?’ diyaloğunda bu iki kardeşten bahseder ve onların heykellerinin  Delphoi’de olduğunu söyler. Kleobis ile Biton’un hikayesi ise kısaca şöyle : Bir Hera rahibesi olan Cydippe’nin, Kleobis ve Biton isimlerinde iki oğlu vardır. Festival zamanı bu iki oğul, sakat olan annelerini tapınağa kadar taşımışlardır. Cydippe bu durumdan çok etkilenmiş ve Tanrıça Hera’dan oğulları için bir ölümlüye verilebilecek en güzel hediyeyi vermesini istemiştir. Tanrıça cevapsız kalmaz bu duaya, ve Kleobis ile Biton’a tapınakta uykuları sırasında acısız bir ölüm verir. Böylelikle çocuklar hep hatırlanacak ve birer kahraman olarak anılacaktır.

Matisse eserlerine dair fotoğraflar paylaşmak isterdim fakat, müze içerisindeki orijinal eserlerin fotoğraflanması yasak olduğundan dolayı sadece müze kitabını alabilmekle yetindim.

İlgilenenler için http://www.musee-matisse-nice.org/ bağlantısını öneririm.

Matisse’nin özellikle kolaj tekniğiyle yaptığı eserler beni en çok etkileyenler oldu diyebilirim. Renkleri kullanım şekli insanın evinde bir tane eserinin olmasını istemesine yol açıyor.

Cannes; Île Sainte-Marguerite : Demir Maskeli Adam Efsanesi…

Yaptığımız program doğrultusunda ertesi gün Cannes’a geçmeyi planladık ve tren ile yaklaşık 40 dk. bir yolculuk sonrası ünlü film festivali şehrine ulaştık.

Açıkçası, Cannes benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Film Festivali’nin yapıldığı yerde tekne fuarının olması bu fuarın bizi hiç cezbetmemesi bizi şehre yakın adalara yönlendirdi. Gene de Cannes’ın eski şehir denen kısmını, kalesini gördük. Fakat film festivali ile ünlü olan bu şehirde insan filmlere dair dükkanlar, en azından bir iki film figürü, anı eşyası bekliyor. Fakat bu kadar da kötülemeyeyim, çünkü festivalin yapıldığı yerde ünlülerin el izlerini gördük.

Cannes View -2mi3-

Cannes View -2mi3-

Hal böyle olunca dedik, şu Demir Maskeli Adam efsanesinin geçtiği adaya gidelim.  Lerins Islands olarak bilinen Cannes’a yakın 4 adadan en büyüğü Sainte-Marguerite Adası’na geçtik. Ada, Roma döneminde etkin olarak kullanılmış ve Lero Adası olarak bilinmektedir. Ada’nın hemen bir ucunda bulunan Kale’de Roma dönemine ait sarnıcı ve diğer kalıntıları görmek mümkün. Ayrıca Kale içerisindeki müzede Roma Dönemi’ne ait eserler ve ada çevresindeki antik batıklarda bulunan eserler sergilenmektedir.

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

Sainte Marguarite Adası ile ilgili olarak detaylara girmeden önce bazı gözlemlerimi aktarmak isterim. Öncelikle bir şehre tekne ile 15 dk. uzaklıkta olup da üzerinde şu an günlük yaşamın olmaması, yeşil bitki örtüsünün büyüleyici bir şekilde sıklığı ve tertemiz bir deniz…Mümkünmüş meğer dedim gördüğümde. Şurda İstanbul’da meşhur Prens Adaları’mız var hani, bir tanesini rahat bıraksalardı şu an bizimde bir Sainte Marguarite’imiz olabilirdi diye düşünüyorum. Ada üzerindeki tek yerleşim birimi eski kale. Kale içerisindeki evler bugün öğrencilere kamp işlevi görüyor. Ada’nın kendisi ise anladığımız kadarıyla, öğrenciler için bir doğa kampı olarak kullanılıyor. Üstelik ne bir tahrip ne de bir çöp söz konusu. İnsanlar denize girmek için buraya geliyorlar, fakat Cannes kıyılarından da denize girilebildiği için bir yığılma söz konusu değil. Ada’nın bir ucunda Kale diğer ucunda ise dönemin top dökme fırını ki buraya Ejderha’nın Yeri diyorlar.

Kale’den çıktıktan sonra Ada’nın arkalarına doğru gidip denize girelim istedik. Öyle bakir alanlardan geçtik ki çoğu zaman kaybolduğumuzu düşündük. Fakat ara ara karşılaştığımız harita tabelaları bizi değişik yerlere götürdü. Düşünsenize kaybolduğunuzu sanacak kadar korunmuş bir doğanın içerisindesiniz.

Neyse, gelelim Kale’ye, Zindan’a ve Roma Kalıntıları’na…

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

Ada, Orta Çağ’da Haçlılar tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde St.Marguarite adına bir şapel yapılmıştır. Zaten adaya ismini veren de bu şapeldir. Ardından 1612 yılında ada rahipler tarafından Claude de Lorraine’e verilmiş, ve kale inşaa edildikten kısa bir süre sonra 1635 yılında İspanyollar tarafından ele geçirilmiştir. Fakat iki yıl sonrasında Fransızlar tarafından geri alınmıştır. 17.yüzyılın sonlarına doğru bu kale, hapishane ve kışla olarak kullanılmıştır.

Kale içerisinde zindanları bugün ziyaret edebilmek mümkün. Kale iyi korunmuş durumda demiyorum çünkü içerisinde yaşam mümkün, zaten öğrenciler kamp dönemlerini burada geçiriyor. Hapishane 20.yüzyıla kadar birçok ünlü mahkuma ev sahipliği yapmış. Kuşkusuz bunların en ünlüsü Demir Maskeli Adam. Kayıtlar, bu adaya, esrarengiz bir mahkumun geldiğini ve suratında demir bir maske olduğunu söylüyor. Durum böyle olunca insanın aklına, Alexandre Dumas’ın ünlü Üç Silahşörler romanında da geçen, ve geçmiş yıllarda filmi çekilen Fransa Kralı 14.Louis’in ikiz kardeşi geliyor. Tabii bu sadece bir efsane, çünkü kalıntılarda bulunmuş bir demir maske söz konusu değil, zaten efsaneye göre demir maske yok ediliyor.

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

Kale içerisinde bulunan Antik Roma Sarnıcı, müzeye çevirilmiş ve içerisinde Roma Dönemi’ne ait kalıntıları görmek mümkün. Müze içerisinde benim en çok dikkatimi çeken, bulunan antik boyalar ve döneme ait duvar freskleri kalıntıları oldu.

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Her ne kadar Pompeii evlerinde olduğu gibi korunmuş olmasalarda burada bulunan boyalı freskler görülmeye değer.

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Aşağıdaki fotoğrafta batıklarda bulunan amforaların bir kısmını görebilirsiniz.

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Kale’den çıktıktan sonra adanın diğer ucuna doğru yürüyüşe geçtik. Ormanlık bir alandan geçerken, Ada ortasındaki göle ulaştık. Ada doğası sayesinde birçok canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Yürürken, karşılaştığımız tabelalarda ada üzerinde yetişen bitkileri, yaşayan hayvanları inceleme fırsatımız oldu. Uzun bir yürüyüş sonrasında Ejderha’nın İni’ne geldik. Yukarıda da bahsettiğim gibi burası Kale’nin topları dökdüğü fırın.

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Hemen aşağıda adanın haritasını görebilir ve bahsetmiş olduğum gezimizi daha iyi anlayabilirsiniz.

plan-ile-sainte-marguerite

St.Marguarite Adası’nda bir de denize girip çıktıktan sonra tekrar Cannes’a geri döndük. Döndüğümüzde tek isteğimiz bir kahve içmekti ama enteresan bir şekilde saat 19:00’da tüm dükkanlar kapanmaya başladı. Biz de ilk trene atlayıp Nice’e geri döndük gün sonunda…

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Monaco, Monte Carlo, Menton : Okyanus Müzesi’nde boyut atlamak…

Bu bir haftalık gezide, elimizden geldiği kadar, imkanlar doğrultusunda Güney Fransa’yı gezmek istedik. Zaman daralıyordu, hava soğuyordu dolayısıyla iyi seçim yapmamız gerekirdi.Saint-Tropez’i görmek isterdim fakat hava şartlarından dolayı vazgeçtik. Monaco’yu görmek mantıklı bir seçimdi. Ardından İtalya sınırı Menton’a gideriz diye düşündük. Monaco’ya tavsiyeler üzerine tren yerine otobüsle gitmeyi tercih ettik.

Aslında Monaco’ya gitmek ile Dünya’daki ikinci küçük bağımsız devlete gitmiş oluyorduk. Daha doğrusu üst-düzey zengin habitatına gitmiş olduk desem daha doğru olur. Hani ben pek arabalardan anlamam, sevmem de ama Ferrari’ye Renault Clio muamelesi yapıldığını burada gördüm. Hani benim gördüğüm İstanbul’da böyle gecenin bir saati, yanınızdan vjınnn diye hızlıca kırmızı bir şey geçer, arkasından bakarsınız neydi o diye. Monaco’da tam tersi, baba ve 5-6 yaşındaki oğlunun oturmuş şehirde normal bir şekilde gidişini gördüm bir Ferrari içinde. Neyse, gelmişken yürüyelim, görülecek yerlerine gidelim dedik ve Monaco’nun ünlü şehri Monte Carlo’ya geldik.

Üzgünüm ki bu kısımda pek bir antik tarih anlatamayacağım.

Monte Carlo için anlatılan, kumarhaneler, lüks oteller, araba galerileri pek ilgi alanımıza girmediği için park ve müze aramaya başladık. Şehir haritasında Japon Bahçesi’ni ( Jardin Japonais De Monaco )  bulduk ve aramaya başladık.

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Japon Bahçesi, Zen konseptiyle dizayn edilmiş, içerisinde Japon bitkilerinin büyük bir kısmının bulunduğu, yapay bir gölet içerisinde koi balıklarının yüzdüğü, aydınlatma armatürlerinden oturduğunuz banka kadar herşeyin Japon tarzıyla yapılmış olduğu bir park. Yukarıda görülen kapısından içeri girdiğiniz an Avrupa’da olduğunuzu unutabilirsiniz. Hayalimde kurduğum ‘birgün büyük bir bahçe içerisinde bir evim olursa’ projelerinde hep böyle bir bahçe düşünmüştüm.

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Biraz koi balıklarından bahsedelim. Koi, sazansıgiller familyasındandır. Dikkatinizi çekmiştir, özellikle Uzak Doğu temalı eserlerde karşımıza çok çıkar. Bunu anlamak zor değil, çünkü Koi’ler Uzak Doğu’da başarının ve azmin simgesidir. Öte yandan Koi’lerdeki surat ifadesine baktığınızda, uzak doğu bilge-adamlarını çağrıştırır, ya da bana öyle geliyor :) . Wikipedia bilgisine göre, Çin Mitolojisi’nde akıntısı güçlü Yangtze Nehri’nde akıntıya karşı yüzebilen ve nehir kaynağına ulaşabilen Koi’ler ejderhaya dönüşmektedir.

Japon Bahçesi’ndeki Koi’ler artık insan tanımaya başlamış, gölet kenarındaki kayanın üstüne çıktığınız an yanınıza gelmeye başlıyorlar. O anda kendinizi, Koi’lerin Efendisi gibi hissediyorsunuz tabii.

2mi3, Lord of Koi

2mi3, Lord of Koi

Monaco’daki Japon Bahçesi’nden sonra, Avrupa’da parkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Uygarlığın önemli simgelerinden biri gibi geliyor bana. İnsanı tüketimden uzak tutan, dinlendiren, ilham veren mekanlar. Kitap okumak için ya da hadi tablet bilgisayarlarla oynamak için diyelim illa cafelere, alışveriş merkezlerine gerek yok diye düşünüyorum. Gidin parka (bulursanız tabii), okuyun kitabınızı, oynayın oyununuzu, uyuklayın, ucuz kahve alın bir yerden için, parklar ücretsiz… Her uygar şehrin merkezinde, ofislerin, iş yerlerinin bulunduğu bir şehrin tam ortasında büyük bir park bulabilirsiniz.

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Japon Bahçesi’nden sonra Monaco’da gidilebilecek başka nereler var diye araştırırken Okyanus Müzesi ilgimizi çekti. Okyanus Müzesi’ne giderken hemen aşağıda görmüş olduğunuz mekanda 15 Euro kaybetmeden geçmeyelim dedik  :)

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Monaco’daki asıl etkileyen noktaya, Okyanus Müzesi’ne doğru yürüyüşe başladık. Monaco Kayası üzerinde, sahil tarafındaki yürüyüş yolunu tırmanırken, sağ tarafta Müze kendini belli etmeye başladı. Ardından bir iki kapıdan geçerek müzenin bahçesine ulaştık. Okyanus Müzesi, 1957-1988 yılları arasında Jacques-Yves Cousteau’nun direktörlüğünü yaptığı bir müze. İçerisinde, tüplü dalışın ilk yıllarındaki ekipmanlar, iskeletler, fosiller ve köpekbalıklarından deniz atına kadar bütün okyanus canlılarının bulunduğu bir akvaryum katı mevcut.

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Müze 1910 yılında Prens I.Albert tarafından açılmış. Denize bakan tarafı, kayaya oturtulmuş gibi gözükmekle birlikte denizden yüksekliği 85m’dir. Dönemin mimari harikalarından diyebiliriz.

İçerisine girdiğimizde ilk adımımızı akvaryuma doğru attık. Aslında bu tarz akvaryumlara karşı olsak da, insan bu canlıları başka nasıl görebilir ki ( tamam dalgıcız ama bir yere kadar ) , diye düşünerek uzun uzun bakmaya başlıyor.

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Müzenin akvaryum kısmında, büyük akvaryumların yanısıra, son zamanlardaki en büyük hobim nano-akvaryumlarda sergilenmekte. Tabii nano-reef desek daha doğru olur, çünkü her bir akvaryum bir resif olarak dizayn edilmiş, içerisindeki canlılar doğal olarak daha çok evlerindeymiş gibi hissetmektedir.

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Müze içerisinde neredeyse günümüzün tamamını geçirdik. Monaco’ya gelip bu müzeyi dolaşacaksanız, bir tam gün ayırmanızı öneririm.

Gezimizin bitiminden bir gün evvel, nereye gitsek diye düşünürken, aklımıza uçakta yanımızda oturan Fransız bir teyzenin mutlaka görün dediği Menton’a gidelim dedik. Menton, İtalya sınırında bir şehir. Nice, Cannes ve Monaco’ya göre daha az gelişmiş ama anladığımız kadarıyla Fransızların tatillerini geçirdiği bir yer. Limonlarıyla ünlü bir yer, dolayısıyla şehre girer girmez limonatacılar turistleri bekliyor. Adamlarda limon o kadar önemli ki, Yaradılış Efsaneleri’nde elma yerine limon geçiyor.

Menton’da hava kötüyse yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Denize girip girmeme konusunda kararsız kaldık ve şehirdeki en önemli yapı olan eski bir katedrale gittik.

Katedral demişken; Rusya dışındaki en büyük Rus Katedrali olma özelliğini taşıyan fakat belki de içine giremediğimden dolayı bu yazıyı bitirirken aklıma gelen yapıdan bahsetmediğimi farkettim. Oysa orayı bulmak için bayaa bir yol yürümüştük. İçine niye giremediğim ise ayrı konu, şort giydiğim için beni almadılar. Kapıdaki adama Rumum, Ortodoksum dedim, adım 2mi3 dedim…İnadı tuttu almadı, eşimin şalını belime sarıp girmeye çalışınca da burası sirk değil diyerekten azarı yapıştırdı. İnançlara saygımız sonsuz ne yapalım…

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Benim gibi denizden ne çıkarsa yiyen bir adam için cennet olan bu ülkede bir hafta su gibi geçti. Yazımın başında da belirtmiştim, ne kadar mükemmel olduğunu gezerken değil döndükten sonra anladım. İnsanca yaşamışım bir hafta, trafikte saatler kaybetmeden, açık havada boğulmadan, baş ağrısı yaşamadan…

Eğer gitmeyi düşünürseniz, özellikle yaz aylarını tercih edin diyeceğim ama o zaman da denize girmekten başka birşey yapmaz insan. Dolayısıyla Eylül’ün ilk haftası iyidir…

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yesim Minn ve Dimitri Daravanoglu

Kaynakça :

1-) http://www.athenapub.com/nicecim1.htm

Capua, Thermopylae ve GEZİ PARKI

Leave a comment

2mi3.com olarak blogum, Leonidas’ın meşhur ‘ΜΟΛΩΝ ΛΑΒΕ’ sözüyle açılmıştır…Yani ‘ Gel ve Kendin Al ‘ … Biraz daha açacak olursak, Pers Kralı Xerxes’in 300 tane Spartalı askere silahlarını, özgürlüğünü teslim etmesi teklifine karşı Spartalı’nın verdiği cevap…

M.Ö. 480 yılı…Hesaplamak zor değil, 2013+480 = 2493 yıl geçmiş üzerinden… Özgürlük, canlının doğasındadır..Ağaç özgürdür kökü ektiğiniz yerde durmaz..Kuş özgürdür hep aynı yuvada durmaz…İnsan özgürdür karışılmaz…Bu özgürlük kavramı ‘Ben senin hakkını yerim, kendi hakkımı yedirmem’ demek değildir… İnsan karşısındakinin özgürlüğüne saygı duydukça özgür kalır… Bu Leonidas’tan önce de böyleydi, ondan sonra da böyle…Yani tarihi bile İ.Ö, İ.S gibi ayırabiliriz ama Özgürlüğü asla…

Biliyorsunuz, beni takip eden sayısı her ne kadar çok olmasa da, ben sitemde bir Rum vatandaş olarak elimden geldiğince, Antik Yunan- Roma Tarihi ve Mitolojisi’ni anlatmaya çalıştım. Antik Kentleri gezdim, gördüklerimi aktardım..Kitaplar okudum, ilgimi çekenleri paylaştım… Tarih sahnesindeSpartacus’den, Leonidas’dan, Mitoloji sahnesinde Prometheus’tan, adil Athena’dan, Edebiyat sahnesinde Homeros’dan, Vergilius’tan bahsettim. Farklı hikayeler gibi, hatta kimine göre masal gibi gözükse de anlattıklarımın özü birdi.. : İnsan… İnsanlığın İnsan olma Mücadelesi, İnsanlığın Özgürlük mücadelesi…Antik Çağlar’dan beri pozitif bilimin öneminden bahsettim. Gün geldi Pompei’deki Antik Mahkeme Binası’nı gösterdim, gün geldi Sokrates’in tutsak edildiği hapishaneyi… O çağlarda Demokrasi’nin gelişiminden bahsettim…Demokrasi fikrini ortaya çıkaran ve Fransızların bile fikirlerinden etkilenip Devrim yaptığı, Rönesans ve Reform’un tabanı Yunanlar’dan bahsettim…

Uzun süredir yazamıyordum siteme…Böyle bir siteye sahip olup da, Her Yer Taksim Her Yer Direniş dememek, Faşizm’e karşı olduğumu belirtmemek bana yakışmazdı.

Gezi Parkı’nı Topçu Kışlası ile hatırlayan insanlar bilmiyorum çok mudur ? Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim, Gezi Parkı bundan 1000 yıl 2000 yıl sonra tıpkı Capua gibi, tıpkı Delos gibi, tıpkı Thermopylae gibi Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi verilmiş bir yer olarak kalacaktır. Belki başarısız olacağız ( ki inanmıyorum bu duruma ), belki yerine bir beton yığını yapılacak…Merak etmeyin ! 1000-2000 yıl sonra bile tarihçiler, turist rehberleri ‘Bu binanın olduğu yerde bir dönem Türkiye’nin en önemli Demokrasi ve Özgürlük Hareketi gerçekleştirildi’ diyecekler..Üstelik hiçbir parti mensubu olmayan insanlar tarafından….

Arkadaşlar, adımız tarihe geçti…Unutmayın Spartacus, Leonidas kas gücüyle değil yürek ve akıl güçleriyle mücadele ettiler..Prometheus korkmadı ateşi Zeus’tan çalıp İnsanlığa hediye ederken…Tıpkı bizim kuşağımız gibi…

HER YER TAKSİM HER YER DİRENİŞ…

Dimitri Daravanoğlu

2012’de Bahsedilmeyenler : Tayvan-Taipei ve Atina

Leave a comment

Beni 2mi3.com’dan takip edenler sadece Avrupa ile ilgilendiğimi düşünmüş olabilirler. Oysa yakından tanıyanlar Uzakdoğu sevdamı iyi bilirler.

Artık çocukken izlediğim çizgi filmlerden midir, yoksa kanımda mı var bilmiyorum ama küçük yaşlardan beri Uzakdoğu’ya karşı aşırı bir ilgim var. He sanmayın ki bu ilgi, tıpkı Yunanistan ve İtalya merakım gibi Tarih ve Mitoloji içeriyor. Hatta gerçekçi olmak gerekirse Uzakdoğu ile ilgili olarak pek bilgi birikimim yok. Fakat bilinmeyenin çekiciliği işte, adeta başka bir gezegen gibi gelmiştir Uzakdoğu. En kısa zamanda inançları ve mitolojileri ile ilgili araştırmalara başlayacağım.

Tabii Uzakdoğu’ya gitmek için ya iyi bir maddi birikim ya da sizi gönderecek bir şirket gerekiyor. Şu an Aydınlatma sektöründe çalışıyorum ve LED dediğimizde akla ilk önce Çin geliyor. Çin’e gitmedim ama gene Çin’den ayrılmış bir ada ülkesi Tayvan’a gönderildim. Kısa bir turdu ve rüya gibi geçti :)

İş seyahatlarinde fazla gezemezsiniz, gün içerisinde toplantılar, ziyaretler gerçekleşir, size de sadece akşamlar kalır. Uyumaktansa gezmeyi tercih ettim tabii ki.

2012 Kasım sonu Aralık başıydı. Hong Kong aktarmalı 18 saat bir uçuşun ardından Taipei’ye indik. Taksi’ye bindikten sonra çevremde görüp anladığım tek simgenin rakamlar olduğunu farkettim. Tabelalar, reklamlar hep Çince. Kimbilir neler anlatıyor fakat ben sadece çizgiler görüyorum. İnsanlar pek İngilizce bilmiyor. İşaretlerle anlaşıyoruz. Otele varır varmaz odama yerleşmeden sokağa çıktım. Büyük bir kayboluş… Sağa gidiyorum kaybolmaktan çekiniyorum, sola gidiyorum aynı şekilde. En sonunda tepesi sisler içinde Taipei 101 binasını gördüm. Tıpkı Atina’da Acropolis’e yaptığım muamele gibi, 101’i merkez seçtim kendime. Kayboldukça ona yöneliyordum. En sonunda otele dönme kararı aldım. Sabah uyandığımda Türkiye’de gece yarısı olduğunu bilmek çok enteresan geldi. Farklı bir kahvaltı sonrası ilk toplantılara girdik çıktık. Toplantı aralarında gezilecek, görülecek yerler öğrenildi. ‘Night Bazaar’ mutlaka görmemiz gerekirmiş.

2mi3 Taiwan Taipei 101

2mi3 Taiwan Taipei 101

Akşam oldu yürümeye başladık ‘Night Bazaar’a. İlk bakışta Çin Lokantası zannettiğim bir yerin önünde durdum daha sonra dikkatle baktığımda anladım ki burası en çok merak ettiğim şeylerden biri. Bir Tapınak. Kapısında tütsüler yanıyor, sepet sepet adaklar sunuluyor. Her önünden geçen saygı ile önünde eğiliyor. Büyülendim. İçeri girdim ve orda bir bayan bana sadece bir dilekte bulunmamı söyledi. Diledim dileğimi,  tütsümü yaktım.

Taiwan Taipei Temple 2mi3

Taiwan Taipei Temple 2mi3

Tapınak’tan çıktıktan sonra, az ilerisinde ‘Night Bazaar’ ın girişine geldik. Upuzun ve dar bir sokak. Sağlı sollu ve ortada tezgahlar. Farklı yiyecekler, süs eşyaları, oyuncakçılar,kıyafetçiler. Açıkçası oyuncaklara bakınca aklıma ilk önce Tahtakale geldi. Ne de olsa Tahtakale’deki oyuncakların %95i Tayvan’dan geliyor. Pek ilgilenmedim dükkanlarla. Sokak satıcılarına yöneldim. Yemekten çekinmediğim, ama İngilizce bilinmediğinden dolayı nasıl yendiğini soramadığım yiyecekler gördüm. Tavuk ayakları, ibikler. Hani yiyeni de görmedim, orada pişiyor fakat bir örnek yok önümde.

Taiwan Taipei Bazaar Fast Food 2mi3

Taiwan Taipei Bazaar Fast Food 2mi3

Izgara kalamar almaya karar verdim. Şiş üzerinde bütün olarak vereceğini ummuştum satıcının fakat alıp küçük küçük kestikten sonra acı sos ile karıştırıp kağıt torbaya koydu. İki tane de çubuk verdi elime :) Neyseki tecrübeliyim çubuk konusunda, yolda yürüyüp yerken pek zorlanmadım. O akşam otele döndükten sonra dayanamayıp tekrar çıktım sokağa. Eh nasıl olsa öğrenmiştim artık sokakları biraz daha keşfetmekte fayda vardı. Ayak masajı yapan dükkanlar gördüm, giresim geldi ama dedim ‘Hadi 2mi3 boşver’. Fakat birşeyler daha denemeliydim. Hot Pot, olabilirdi deneyebileceğim yiyecek.

2mi3 Taiwan Taipei Night Bazaar Calamary

2mi3 Taiwan Taipei Night Bazaar Calamary

Ertesi sabah, akşamında geri döneceğimi bilmemin verdiği hüzün ile Taipei 101’e girdik. Dünya’nın en yüksek yapılarından biri, mimarisi de gayet hoş. İstanbul’da tanesini 15 TL’ye sattıkları Bambular burada her yerde.

Taipei 1o1’de mercan işleyen bir mağaza bulduk. Mağazanın yarısı müze diğer yarısı ise satış kısmı gibiydi.Hemen aşağıdaki fotoğrafta mercan işçiliğine dair mükemmel bir örnek görebilirsiniz.

2mi3 Taiwan Taipei Coral Works

2mi3 Taiwan Taipei Coral Works

Akşam oldu Hong Kong aktarmalı uçağımızla 18 saatlik bir uçuş sonrası geri döndük. Okuduğunuz üzere, çok fazla detay yok bu yazımda. 2 gün hızlandırılmış tur gibi oldu, ama iyi de geldi açıkçası. Gördüklerim, yediklerim kar kaldı anlayacağınız :)

Eh O’nları anmadan da dönmek olmazdı :)

2mi3 Taiwan Taipei Memorial

2mi3 Taiwan Taipei Memorial

28 Aralık-01 Ocak: Atina’da Yılbaşı, Schliemann’ın izinde

2012 yılı çok farklı geçti benim için. Askerlik bitti Malatya’dan İstanbul’a geldim. Tüplü Dalış’a başladım, Saros, Datça, Kaş, Kıbrıs’a gittim. Sayısını hatırlamadığım kere iş nedeniyle Ankara,Antalya,İzmir’e gittim. Ardından Dubrovnik ve Taiwan. Leyleği havada gördüm sanırım. Eh sene sonunu da Atina’da kapatalım dedik. Ailemin ısrarları sonucu 28 Aralık akşamı 15 saatlik bir araba yolculuğu ile Atina’ya gittik.

Atina’ya geldiğimde, sanki geçen sene hiç geri dönmemişim gibi hissettim. Sokaklar, mağazalar değişen hiçbir şey yok. Acropolis tüm haşmetiyle yerinde. Zeus Tapınağı, Hephaestos Tapınağı. Aman aman kıyamete kadar kalsınlar yerlerinde zaten.

Daha evvel gitmediğim bir yere gitmek istedim bu sefer. Biliyordum, arkeolog (kimilerine göre hazine avcısı) Heinrich Schliemann’ın mezarı Atina’daydı. Schliemann… Kim ne derse desin saygı duymamak imkansız. Rivayete göre sadece İLYADA Destanı’nı okuyup Truva’yı bulmuş. Ayrıca Mycenae ve ünlü Agamemnon’un Maskesi’ni ortaya çıkaran diplomasız arkeolog. Biraz egomanyak olduğunu düşünüyordum açıkçası kendisinin. Truva’da bulduğu altın takıları eşi Sophia’ya takıp fotoğrafını çekmesi bu önyargıyı oluşturmuştu bende. Daha mezarlığı bulamadan dedim kendi kendime :  ‘Kesin tapınak şeklindedir mezarı, hatta yüksektir. Büyük ihtimal Acropolis’i de görüyordur’ .

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens

Atina’nın ilk mezarlığı olarak geçiyor gittiğim yer. Anapafseos diye bir yerde. İçerisine girdiğimde şaşırdım. Erkekler papyonlu takım elbiselerle, kadınlar siyah ama şık kıyafetlerle mezarlıkta geziyorlar. Meğer bu mezarlık Atina soylularının da mezarlığıymış. Eski devlet büyüklerinin yanısıra, sanatçılar, din adamları hep burada gömülü. Fakat mezarlık demeye bin şahit ister. Heykel sergisi adeta.

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens - Front-

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens – Front-

Neyse, mezarlığa girer girmez farkettim Schliemann’ı. Yanıltmadı beni düşüncelerim. Küçük bir Parthenon yapmışlar mezarının üstüne. Çevresinde kabartmalar, bir kısmı Yunan Mitolojisi’nden bir kısmı ise kendi kazılarından.

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens - A Side -

2mi3 Tomb of Heinrich Schliemann Athens – A Side -

Hemen alt kısımda Melina Mercouri’yi gördüm, saygıyla selamladım kendisini de.

Bu arada sonbaharda Acropolis bir başka güzel gözüküyor. Her gittiğimde aynı noktadan çektiğim aynı Acropolis fotoğrafını da paylaşmak isterim .

2mi3 Acropolis and Olympian Zeus Temple

2mi3 Acropolis and Olympian Zeus Temple

2012’de bahsetmediğim detaylardı bu geziler. Uzun süredir yazmadığımı bilen, yazmayı bıraktığımı düşünen arkadaşlar anlamıştır belki de pek zamanımın olmadığını. Umarım yazacak bol bol zamanım olur demek istiyorum fakat bu da ‘işsiz olmak’ anlamına geliyor benim için. Aman diyorum. Ama yazmayı da çok özlüyorum.

Umarım 2013’te bol gezmeli,işimi kaybetmeden bol yazılı geçer :)

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Dimitri Daravanoglu

Older Entries

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 57 other followers

%d bloggers like this: