8 Eylül 2013 tarihinde evlenerek hayatımda yepyeni bir dönem başlattım. Eh malum yaşım nerdeyse 30, üniversite, askerlik, iş derken evliliğin kapıları da yavaş yavaş açılmaya başlamıştı.

Doğal olarak, evliliği takiben gerçekleştirilen, İngilizce ‘Honeymoon’, birebir Türkçe çevirisiyle ‘Balayı‘ denilen periyoda girmiş bulunduk. Sırt çantalı, bol yürüyüşlü, antik kentli, müzeli gezileri seven bir çift olarak, seyahatimizin adının ‘Balayı’ olması bizi engellemedi tabii ki 🙂

Düğünden önce hazırlığı yapılan bir gezi olan ‘Balayı’ için birçok yer düşünmüştük fakat en son Nice, Cannes ve Monaco olarak bir Güney Fransa turu gerçekleştirmek istedik. Tur şirketlerinin sıkıcı gezi programları, 50 kişiyi bir otobüse bindirip, inin fotoğraf çekin hadi binin, inin yemek yiyin 20 dk mola gibi dumur edici durumlarından ötürü, hiç birine bağlı kalmaksızın biletlerimizi skyscanner.com’dan, otelimizi booking.com’dan ayarlayarak 10 Eylül 2013’ü beklemeye başladık.

Güney Fransa, Antik Roma ve Yunan Kültürü & Tarihi açısından pek uygun bir yer değil öncelikle. Biraz eşelemek lazım tarih kitaplarını ve gezi haritalarını. Eşeledikçe aslında tarihi açıdan köklü bir yer olduğu ortaya çıkıyor fakat kalıntılar açısından pek iştah kabartmıyor. Fakat mükemmel bir Avrupa Şehri deneyimi yaşıyorsunuz buraları gezmekle. Bloğuma, Antik Yunan ve Roma ile ilgili birşeyler okumak için girenler hemen burada terketmesin lütfen çünkü yazımın ilerleyen kısımlarında Cimiez antik kentini, Sainte Marguarite adasından bahsedeceğim 🙂

Nice : Cimiez, Matisse

Güney Fransa’nın en gözde mekanı, Promenade Des Anglais ile birlikte upuzun bir sahile sahip tam bir keyif mekanı diyebilirim Nice için. Şehir yaşam ve keyif için kurulmuş adeta.  Böyle bir denize ve doğaya sahip olup da ucundan kıyısından Yunanlar’la bir bağı olmaz mı derken, Nice’in İ.Ö. 350 yılında Yunanlılar tarafından, bölgedeki Liguryalılar’a karşı kazanılmış bir zafer sonrası kurulduğu ve şehire Zafer Tanrıçası Nikaia ( Nike ) ‘ ın adı verildiği teorisini öğreniyoruz.

Nikaia and Athena, Nice - 2mi3

Nikaia and Athena, Nice – 2mi3

– Nice, Nikaia Heykeli –

Nice, tarih içerisinde dönem dönem el değiştiren önemli bir liman kenti. Lombard istilalarına kadar, Cemenelum adıyla bilinen bir Roma kenti, Nice içerisinde bağımsız bir şehir olarak varlığını sürdürmüş. Bugün Nice içerisindeki en önemli antik kalıntılar da bu şehire ait. Tabii bu şehir şu an Cimiez olarak bilinmekte ve belki de daha çok ünlü ressam Henri Matisse ile anılmakta.

Cimiez ve Matisse’den bahsetmeden önce biraz Nice’i anlatmak isterim. Upuzun bir sahil düşünün, her noktasından denize girilebilen masmavi bir deniz. Yaşlı ama görkemli binalar ile deniz arasında palmiyelerle birlikte meşhur Promenade Des Anglais,  yani İngiliz Yolu. Bu yolun böyle adlandırılmasındaki etken 18. yüzyılda İngilizler tarafından projelendirilip yapılması.

Nice View

Nice, Promenade Des Angles

-Promenade Des Anglais, Nice-

Nice’in önemli bir Avrupa Kenti olmasındaki bir başka sebep ise sahip olduğu meydanlar. Belki okuyucular bana kızacak ama bir kere daha Taksim Meydanı’ndan ve İstiklal Caddesi’nden nefret ettiğimi anladım. Şöyle bir gerçek var ki, kentleri kent yapan meydanlardır. Meydanlar’ın büyüklüğü ve çokluğu o toplumdaki refah seviyesini hatta daha da ileri gidecek olursak demokrasi seviyesini gösterir. Bakıyoruz Nice haritasına ve birbirine 250 metre uzaklıkta büyük meydanlar görüyoruz. Place Massena, Place Garibaldi, Place Rossetti ve daha bir çoğu. Yeni yapı yok denecek kadar az, çünkü ihtiyaç duyulmamış. Yağmur yağıyor ve yollarda su birikmiyor, 15 dakika sonrasında hiç yağmamış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Gene Avrupa fetişizmimi ortaya çıkartıyorum, farkındayım ama olmaya çalışıp da olamadığımız sonrasında çamur attığımız yerler işte böyle yerler.

Her ‘Nasıldı ? ‘ diye soran arkadaşıma verdiğim cevabı buraya da yazmak isterim : İnsan doğası gereği, insanca yaşamın son derece mümkün olduğu bu şehirde bir hafta boyunca hiç bir gariplik hissetmedim, olması gereken bu çünkü. Ta ki Yeşilköy’e inip dolmuşlara binene kadar 🙂

Neyse, dönelim eşelediklerimden çıkardığım tarihi kısımlara.

Cimiez (Cemelenum) , Matisse  : Antik bir Roma Kenti, Modern bir Ressam

Güney Fransa gezisi öncesinde kafamdaki tek soru işareti, gezilebilecek antik kentlerdi. Malum, Türkiye, İtalya ve Yunanistan bu konuda son derece tatmin edici. Dubrovnik’te Orta Çağ’ı yaşabiliyorsunuz zerresine kadar. Fakat söz konusu Güney Fransa olunca sadece ismi var kitaplarda ama görüntü yok. Dolayısıyla rehber kitapçıkta ve şehir haritasında Cimiez’i görünce heyecanlandım.

Cimiez, büyük bir Arena’ya ( Amfitiyatro ) sahip. Kalıntıların geri kalanını hamamlar oluşturuyor. Günümüzde ise girişin ücretsiz olduğu binlerce zeytin ağacından oluşan bir park. Çocuk genç yaşlı hepsi burada piknik yapıyor ( mangallı değil ), kitap okuyor, spor yapıyor. Sessizlik ve temiz havanın bol olduğu bir nokta. Böyle bir park içerisinde Arkeoloji Müzesi’nin ve Ressam Matisse’nin eserlerinin sergilendiği bir müzenin ( Musee Matisse ) olması da ilham verici. Özellikle Nice’de şunu anladık ki , parklar son derece önemli noktalar. Hatta yerli halkı, cafelerden çok parklarda görmek mümkün.

Cimiez Map

– Cimiez Harita –

Cemenelum tarihini internet üzerindeki yabancı kaynaklardan incelediğimiz zaman, burasının İ.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda, Vediantii olarak bilinen Liguryalılar’ın  bir boyuna ait olduğu görülmektedir. İ.Ö. 154 yıllarında Romalılar, Massiliote olarak bilinen Marsilya bölgesindeki Yunan kolonilerine, Liguryalılar’ın saldırılarına karşı yardım ederek, Nikaia ( Nice ) ve Antipolis ( Antibes )’i korumuşlardır. Bu dönemden sonra Cemenelum bir Roma şehri haline gelmiştir. Cimiez bölgesinde, bugün ki kalıntılar İ.S. 3. yüzyıla dayanmaktadır.

Amphitheater Cimiez - 2mi3

Amphitheater Cimiez – 2mi3

– Amfitiyatro, Cimiez –

Kaynaklara göre, Cimiez Amfitiyatrosu, ilk başta ahşaptan yapılmış olup 500 -600 kişilik bir kapasiteye sahiptir. Ardından bu tiyatro taştan yapılarak 5000 kişilik bir kapasiteye kavuşmuştur.

Cimiez Arkeoloji Müzesi ( Musée Arquéologique de Nice-Cimiez ) , bir çok müzeye göre önemli eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Marcus Antonius’un kızı Antonia Minor’a ait bir heykel, Antibes yakınlarında bir batıktan çıkartılmış Silen maskesi, bronz  dans eden Pan heykeli, ve Mont Bego Savaşçısı bu önemli eserler arasındadır.

Antonina Minor, Cimiez -2mi3 -

Antonia Minor, Cimiez – 2mi3 –

Antonia Minor, Marcus Antonius’un kızı, İmparator Claudius’un annesidir. Roma Tarihi’nde erdemli kişiliği ve güzelliğiyle ön plana çıkmış bir karakterdir.

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Antonia Minor, Cimiez -2mi3-

Kayıtlara göre Antonia Minor, Atina’da doğmuş ve İ.Ö 36 yılında Roma’ya gelmiştir. İlk Roma İmparatoru, Augustus’un yeğenidir.

Cimiez Arkeoloji Müzesi’nde bir başka önemli eser, İ.Ö. 80 yılına tarihlenmiş, Antibes yakınlarında bir batıkta bulunan Silenus Maskesi’dir. Bugünlerde Silenler’in ve özellikle PappoSilenus’un çok karşıma çıkmasından ötürü biraz bu karakterden bahsedeceğim. Silenus, Pan’ın veya Şarap Tanrısı Dionysos’un yakın arkadaşlarından ve öğretmenlerinden olan Satyr’lerdir. Satyr, Mitoloji ile ilgilenenler için yabancı bir kelime değil, yarı insan yarı keçi özellikleri taşıyan mitolojik karakterlerdir. Bunların ya kulakları keçi kulağı gibi, ya kafalarının üstünde keçi boynuzları, ya belden aşağısı keçi vücudu şeklindedir. Bilgelikleriyle ünlüdürler. Dolayısıyla Yunan Mitolojisi’nde çoğu zaman üstad, öğretmen olarak karşımıza çıkarlar. Papposilenus ise Silenus’ların en yaşlısı olarak tanımlanır. Özellikle Dionysos heykellerinde bu karakterleri görmek mümkündür.

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Silenus Mask Cimiez -2mi3-

Müze’de özellikle ilgimi çeken bir başka eser, bronz Dans Eden Pan heykeli oldu. Pan bir Satyr’dir. Fakat Satyrler’in en ünlüsü, vahşi yaşamın, çobanların tanrısı, orman ve dağ perilerinin arkadaşıdır. Belden aşağısı, bacakları keçi bacağı şeklindedir. Pan, günümüzde kullanılan Pan Flüt’ün mitolojik atasıdır.

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Dancing Pan Cimiez -2mi3-

Arkeoloji Müzesi’nde bizi üzen tek şey eserlerin büyük bir kısmında İngilizce açıklamaların olmamasıydı. Hani bazı şeyleri o anda yerinde öğrenebileceğimiz halde, mecburen inceleyip fotoğraflayıp ardından teker teker internetten araştırarak öğrenmek zorunda kaldık. Açıklamalarda neden böyle bir ‘tek dil’ kullanmışlar hala anlayabilmiş değilim. Sırf bu yüzden önemli olan, ama kaynaklardan tam olarak ne olduğuna ulaşamadığım bir obje ile karşılaştım. Bu objenin adı Mont Bego Savaşçısı anlamına gelen ‘ Guerrier Du Mont Bego’ .  Açıkçası yaptığım araştırmalarda da bu obje ile ilgili sadece Fransızca kaynaklara ulaşabildim. Fakat anladığım kadarıyla bu eserin özelliği, Geç Demir Çağı’na ait olmakla birlikte Mont Bego isimli dağdaki M.Ö.2000 yılına ait çizimlere benzemesinden dolayıdır.

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Guerrier Du Mont Bego, Cimiez -2mi3-

Bahsettiğim objeyi yukarıdaki fotoğrafta kırmızı çerçeve içinde görebilirsiniz. Hemen yanındaki kırmızı çerçeve içerisinde açıklaması yer almaktadır.

Müze’de dikkatimi çeken diğer eserler ise, bir oyun tahtası ve pulları, zarlar ve parmak zilleriydi.

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Cimiez Museum, Dice, Game, FingerBell -2mi3-

Kısaca, Nice’e yolunuz düştüyse ve biraz da Arkeoloji ve Tarih’e ilginiz varsa Cimiez mutlaka görülmesi gereken bir yer. Başlarda da dediğim gibi bilgiye ulaşmak için biraz eşelemek gerekse de, ulaştıktan sonra insan mutlu oluyor 🙂

Matisse :

Açıkçası, resimleri çok severim fakat her ressamı tanımam. Bir resim sergisini gezerken de her resim üzerinde uzun uzun düşünüp ayrıntıları yakalayamam. Yani kısaca bu konuda iddialı değilimdir. Henri Matisse’yi de sadece isim olarak duymuştum, fakat eserlerini bilmiyordum. Ünlü bir Fransız ressam kendisi, 20.yüzyılın en önemlilerinden modern sanatın en büyük sanatçılarından olarak tanıtılıyor. Cimiez’de Arkeolojik alanı ve müzeyi gezdikten sonra hemen park içindeki Matisse Müzesi’ni ( Musee Matisse) gezmemek ayıp olurdu.

Matisse’nin eserlerine bakarken aklıma Picasso geldi ki anormal bir durum değilmiş zaten. Müze’de Matisse’nin müzik temalı resimleri sergileniyordu. Anladığım kadarıyla, Matisse  ‘Gözlerim görmezse Resim yapamam ama Müzik dinleyebilirim’ düşüncesiyle müziğin önemini resime dökmek istemiş. Özellikle Jazz’a olan hayranlığını her eserinde görmek mümkün. Normalde gezi notlarımda resim sergilerinden bahsetmem ama Matisse ile ortak bir yön buldum kendimde, dolayısıyla paylaşmak istedim. Müzeyi gezerken bir oda da Matisse’nin kişisel koleksiyonuna ait bir heykel karşıladı beni. Pek yabancı değildi bana, hatta hiç değildi. Daha evvel eşini, Yunanistan’da Delphoi Müzesi’nde, Yunanistan Arkeoloji Müzesi’nde gördüğüm ‘Kouros’ heykeli karşıladı beni bir köşede.

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

Kouros Musee Matisse, Cimiez -2mi3-

İşte bu noktada Matisse’ye olan sevgim bir anda kat kat arttı. Kendimden bir şey görmüştüm onda. Kouros genç erkek demektir. Antik Yunan’da özellikle Apollon Tapınakları’nda bulunan heykellerdir. Hatta ilk bulundıkları zaman bu heykellerin Apollon heykeli oldukları düşünülmüş, daha sonra Tanrıçalar’a ait tapınaklarda bulunan korai heykelleri gibi bunların genç erkek heykelleri olduğu öğrenilmiştir.

Bahsi geçmişken anlatmak isterim, Delphoi Tapınağı’nda iki adet kouros heykeli vardır. Bu heykellerin Herodot Tarihi’nde adı geçen Kleobis ve Biton kardeşlere ait olduğu söylenmektedir. Tabii Delphoi Müzesi’nde sergilenen heykeller direkt olarak kitapta adı geçenler mi yoksa varsayımsal olarak mı isimlendirilmişler bilemiyoruz. Fakat Herodot, Solon ile Kroesus’un ünlü ‘Mutluluk Nedir ?’ diyaloğunda bu iki kardeşten bahseder ve onların heykellerinin  Delphoi’de olduğunu söyler. Kleobis ile Biton’un hikayesi ise kısaca şöyle : Bir Hera rahibesi olan Cydippe’nin, Kleobis ve Biton isimlerinde iki oğlu vardır. Festival zamanı bu iki oğul, sakat olan annelerini tapınağa kadar taşımışlardır. Cydippe bu durumdan çok etkilenmiş ve Tanrıça Hera’dan oğulları için bir ölümlüye verilebilecek en güzel hediyeyi vermesini istemiştir. Tanrıça cevapsız kalmaz bu duaya, ve Kleobis ile Biton’a tapınakta uykuları sırasında acısız bir ölüm verir. Böylelikle çocuklar hep hatırlanacak ve birer kahraman olarak anılacaktır.

Matisse eserlerine dair fotoğraflar paylaşmak isterdim fakat, müze içerisindeki orijinal eserlerin fotoğraflanması yasak olduğundan dolayı sadece müze kitabını alabilmekle yetindim.

İlgilenenler için http://www.musee-matisse-nice.org/ bağlantısını öneririm.

Matisse’nin özellikle kolaj tekniğiyle yaptığı eserler beni en çok etkileyenler oldu diyebilirim. Renkleri kullanım şekli insanın evinde bir tane eserinin olmasını istemesine yol açıyor.

Cannes; Île Sainte-Marguerite : Demir Maskeli Adam Efsanesi…

Yaptığımız program doğrultusunda ertesi gün Cannes’a geçmeyi planladık ve tren ile yaklaşık 40 dk. bir yolculuk sonrası ünlü film festivali şehrine ulaştık.

Açıkçası, Cannes benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Film Festivali’nin yapıldığı yerde tekne fuarının olması bu fuarın bizi hiç cezbetmemesi bizi şehre yakın adalara yönlendirdi. Gene de Cannes’ın eski şehir denen kısmını, kalesini gördük. Fakat film festivali ile ünlü olan bu şehirde insan filmlere dair dükkanlar, en azından bir iki film figürü, anı eşyası bekliyor. Fakat bu kadar da kötülemeyeyim, çünkü festivalin yapıldığı yerde ünlülerin el izlerini gördük.

Cannes View -2mi3-

Cannes View -2mi3-

Hal böyle olunca dedik, şu Demir Maskeli Adam efsanesinin geçtiği adaya gidelim.  Lerins Islands olarak bilinen Cannes’a yakın 4 adadan en büyüğü Sainte-Marguerite Adası’na geçtik. Ada, Roma döneminde etkin olarak kullanılmış ve Lero Adası olarak bilinmektedir. Ada’nın hemen bir ucunda bulunan Kale’de Roma dönemine ait sarnıcı ve diğer kalıntıları görmek mümkün. Ayrıca Kale içerisindeki müzede Roma Dönemi’ne ait eserler ve ada çevresindeki antik batıklarda bulunan eserler sergilenmektedir.

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

St.Marguarite, Iron Mask Legend, Cannes -2mi3-

Sainte Marguarite Adası ile ilgili olarak detaylara girmeden önce bazı gözlemlerimi aktarmak isterim. Öncelikle bir şehre tekne ile 15 dk. uzaklıkta olup da üzerinde şu an günlük yaşamın olmaması, yeşil bitki örtüsünün büyüleyici bir şekilde sıklığı ve tertemiz bir deniz…Mümkünmüş meğer dedim gördüğümde. Şurda İstanbul’da meşhur Prens Adaları’mız var hani, bir tanesini rahat bıraksalardı şu an bizimde bir Sainte Marguarite’imiz olabilirdi diye düşünüyorum. Ada üzerindeki tek yerleşim birimi eski kale. Kale içerisindeki evler bugün öğrencilere kamp işlevi görüyor. Ada’nın kendisi ise anladığımız kadarıyla, öğrenciler için bir doğa kampı olarak kullanılıyor. Üstelik ne bir tahrip ne de bir çöp söz konusu. İnsanlar denize girmek için buraya geliyorlar, fakat Cannes kıyılarından da denize girilebildiği için bir yığılma söz konusu değil. Ada’nın bir ucunda Kale diğer ucunda ise dönemin top dökme fırını ki buraya Ejderha’nın Yeri diyorlar.

Kale’den çıktıktan sonra Ada’nın arkalarına doğru gidip denize girelim istedik. Öyle bakir alanlardan geçtik ki çoğu zaman kaybolduğumuzu düşündük. Fakat ara ara karşılaştığımız harita tabelaları bizi değişik yerlere götürdü. Düşünsenize kaybolduğunuzu sanacak kadar korunmuş bir doğanın içerisindesiniz.

Neyse, gelelim Kale’ye, Zindan’a ve Roma Kalıntıları’na…

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Streets, Cannes -2mi3-

Ada, Orta Çağ’da Haçlılar tarafından ele geçirilmiş ve bu dönemde St.Marguarite adına bir şapel yapılmıştır. Zaten adaya ismini veren de bu şapeldir. Ardından 1612 yılında ada rahipler tarafından Claude de Lorraine’e verilmiş, ve kale inşaa edildikten kısa bir süre sonra 1635 yılında İspanyollar tarafından ele geçirilmiştir. Fakat iki yıl sonrasında Fransızlar tarafından geri alınmıştır. 17.yüzyılın sonlarına doğru bu kale, hapishane ve kışla olarak kullanılmıştır.

Kale içerisinde zindanları bugün ziyaret edebilmek mümkün. Kale iyi korunmuş durumda demiyorum çünkü içerisinde yaşam mümkün, zaten öğrenciler kamp dönemlerini burada geçiriyor. Hapishane 20.yüzyıla kadar birçok ünlü mahkuma ev sahipliği yapmış. Kuşkusuz bunların en ünlüsü Demir Maskeli Adam. Kayıtlar, bu adaya, esrarengiz bir mahkumun geldiğini ve suratında demir bir maske olduğunu söylüyor. Durum böyle olunca insanın aklına, Alexandre Dumas’ın ünlü Üç Silahşörler romanında da geçen, ve geçmiş yıllarda filmi çekilen Fransa Kralı 14.Louis’in ikiz kardeşi geliyor. Tabii bu sadece bir efsane, çünkü kalıntılarda bulunmuş bir demir maske söz konusu değil, zaten efsaneye göre demir maske yok ediliyor.

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

St.Marguarite Fort Fountain, Cannes -2mi3-

Kale içerisinde bulunan Antik Roma Sarnıcı, müzeye çevirilmiş ve içerisinde Roma Dönemi’ne ait kalıntıları görmek mümkün. Müze içerisinde benim en çok dikkatimi çeken, bulunan antik boyalar ve döneme ait duvar freskleri kalıntıları oldu.

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Paints from St.Marguarite Fort, Cannes -2mi3-

Her ne kadar Pompeii evlerinde olduğu gibi korunmuş olmasalarda burada bulunan boyalı freskler görülmeye değer.

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Roman Period Wall Paintings, St.Marguarite Cannes -2mi3-

Aşağıdaki fotoğrafta batıklarda bulunan amforaların bir kısmını görebilirsiniz.

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Roman Amphoras, St.Marguarite, Cannes -2mi3-

Kale’den çıktıktan sonra adanın diğer ucuna doğru yürüyüşe geçtik. Ormanlık bir alandan geçerken, Ada ortasındaki göle ulaştık. Ada doğası sayesinde birçok canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Yürürken, karşılaştığımız tabelalarda ada üzerinde yetişen bitkileri, yaşayan hayvanları inceleme fırsatımız oldu. Uzun bir yürüyüş sonrasında Ejderha’nın İni’ne geldik. Yukarıda da bahsettiğim gibi burası Kale’nin topları dökdüğü fırın.

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Point of Dragon, St.Marguarite, Cannes, -2mi3-

Hemen aşağıda adanın haritasını görebilir ve bahsetmiş olduğum gezimizi daha iyi anlayabilirsiniz.

plan-ile-sainte-marguerite

St.Marguarite Adası’nda bir de denize girip çıktıktan sonra tekrar Cannes’a geri döndük. Döndüğümüzde tek isteğimiz bir kahve içmekti ama enteresan bir şekilde saat 19:00’da tüm dükkanlar kapanmaya başladı. Biz de ilk trene atlayıp Nice’e geri döndük gün sonunda…

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Sylvester Stallone Hand Cannes -2mi3-

Monaco, Monte Carlo, Menton : Okyanus Müzesi’nde boyut atlamak…

Bu bir haftalık gezide, elimizden geldiği kadar, imkanlar doğrultusunda Güney Fransa’yı gezmek istedik. Zaman daralıyordu, hava soğuyordu dolayısıyla iyi seçim yapmamız gerekirdi.Saint-Tropez’i görmek isterdim fakat hava şartlarından dolayı vazgeçtik. Monaco’yu görmek mantıklı bir seçimdi. Ardından İtalya sınırı Menton’a gideriz diye düşündük. Monaco’ya tavsiyeler üzerine tren yerine otobüsle gitmeyi tercih ettik.

Aslında Monaco’ya gitmek ile Dünya’daki ikinci küçük bağımsız devlete gitmiş oluyorduk. Daha doğrusu üst-düzey zengin habitatına gitmiş olduk desem daha doğru olur. Hani ben pek arabalardan anlamam, sevmem de ama Ferrari’ye Renault Clio muamelesi yapıldığını burada gördüm. Hani benim gördüğüm İstanbul’da böyle gecenin bir saati, yanınızdan vjınnn diye hızlıca kırmızı bir şey geçer, arkasından bakarsınız neydi o diye. Monaco’da tam tersi, baba ve 5-6 yaşındaki oğlunun oturmuş şehirde normal bir şekilde gidişini gördüm bir Ferrari içinde. Neyse, gelmişken yürüyelim, görülecek yerlerine gidelim dedik ve Monaco’nun ünlü şehri Monte Carlo’ya geldik.

Üzgünüm ki bu kısımda pek bir antik tarih anlatamayacağım.

Monte Carlo için anlatılan, kumarhaneler, lüks oteller, araba galerileri pek ilgi alanımıza girmediği için park ve müze aramaya başladık. Şehir haritasında Japon Bahçesi’ni ( Jardin Japonais De Monaco )  bulduk ve aramaya başladık.

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Jardin Japonais Monte Carlo, -2mi3-

Japon Bahçesi, Zen konseptiyle dizayn edilmiş, içerisinde Japon bitkilerinin büyük bir kısmının bulunduğu, yapay bir gölet içerisinde koi balıklarının yüzdüğü, aydınlatma armatürlerinden oturduğunuz banka kadar herşeyin Japon tarzıyla yapılmış olduğu bir park. Yukarıda görülen kapısından içeri girdiğiniz an Avrupa’da olduğunuzu unutabilirsiniz. Hayalimde kurduğum ‘birgün büyük bir bahçe içerisinde bir evim olursa’ projelerinde hep böyle bir bahçe düşünmüştüm.

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Koi, Jarden Japonais -2mi3-

Biraz koi balıklarından bahsedelim. Koi, sazansıgiller familyasındandır. Dikkatinizi çekmiştir, özellikle Uzak Doğu temalı eserlerde karşımıza çok çıkar. Bunu anlamak zor değil, çünkü Koi’ler Uzak Doğu’da başarının ve azmin simgesidir. Öte yandan Koi’lerdeki surat ifadesine baktığınızda, uzak doğu bilge-adamlarını çağrıştırır, ya da bana öyle geliyor 🙂 . Wikipedia bilgisine göre, Çin Mitolojisi’nde akıntısı güçlü Yangtze Nehri’nde akıntıya karşı yüzebilen ve nehir kaynağına ulaşabilen Koi’ler ejderhaya dönüşmektedir.

Japon Bahçesi’ndeki Koi’ler artık insan tanımaya başlamış, gölet kenarındaki kayanın üstüne çıktığınız an yanınıza gelmeye başlıyorlar. O anda kendinizi, Koi’lerin Efendisi gibi hissediyorsunuz tabii.

2mi3, Lord of Koi

2mi3, Lord of Koi

Monaco’daki Japon Bahçesi’nden sonra, Avrupa’da parkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Uygarlığın önemli simgelerinden biri gibi geliyor bana. İnsanı tüketimden uzak tutan, dinlendiren, ilham veren mekanlar. Kitap okumak için ya da hadi tablet bilgisayarlarla oynamak için diyelim illa cafelere, alışveriş merkezlerine gerek yok diye düşünüyorum. Gidin parka (bulursanız tabii), okuyun kitabınızı, oynayın oyununuzu, uyuklayın, ucuz kahve alın bir yerden için, parklar ücretsiz… Her uygar şehrin merkezinde, ofislerin, iş yerlerinin bulunduğu bir şehrin tam ortasında büyük bir park bulabilirsiniz.

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Jardin Japonais Landscape -2mi3-

Japon Bahçesi’nden sonra Monaco’da gidilebilecek başka nereler var diye araştırırken Okyanus Müzesi ilgimizi çekti. Okyanus Müzesi’ne giderken hemen aşağıda görmüş olduğunuz mekanda 15 Euro kaybetmeden geçmeyelim dedik  🙂

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Casino, Monte Carlo -2mi3-

Monaco’daki asıl etkileyen noktaya, Okyanus Müzesi’ne doğru yürüyüşe başladık. Monaco Kayası üzerinde, sahil tarafındaki yürüyüş yolunu tırmanırken, sağ tarafta Müze kendini belli etmeye başladı. Ardından bir iki kapıdan geçerek müzenin bahçesine ulaştık. Okyanus Müzesi, 1957-1988 yılları arasında Jacques-Yves Cousteau’nun direktörlüğünü yaptığı bir müze. İçerisinde, tüplü dalışın ilk yıllarındaki ekipmanlar, iskeletler, fosiller ve köpekbalıklarından deniz atına kadar bütün okyanus canlılarının bulunduğu bir akvaryum katı mevcut.

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Oceanographic Museum, Monaco -2mi3-

Müze 1910 yılında Prens I.Albert tarafından açılmış. Denize bakan tarafı, kayaya oturtulmuş gibi gözükmekle birlikte denizden yüksekliği 85m’dir. Dönemin mimari harikalarından diyebiliriz.

İçerisine girdiğimizde ilk adımımızı akvaryuma doğru attık. Aslında bu tarz akvaryumlara karşı olsak da, insan bu canlıları başka nasıl görebilir ki ( tamam dalgıcız ama bir yere kadar ) , diye düşünerek uzun uzun bakmaya başlıyor.

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Oceonagraphic Museum Aquariums, Monaco -2mi3-

Müzenin akvaryum kısmında, büyük akvaryumların yanısıra, son zamanlardaki en büyük hobim nano-akvaryumlarda sergilenmekte. Tabii nano-reef desek daha doğru olur, çünkü her bir akvaryum bir resif olarak dizayn edilmiş, içerisindeki canlılar doğal olarak daha çok evlerindeymiş gibi hissetmektedir.

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Oceanographic Museum, Skeleteon, -2mi3-

Müze içerisinde neredeyse günümüzün tamamını geçirdik. Monaco’ya gelip bu müzeyi dolaşacaksanız, bir tam gün ayırmanızı öneririm.

Gezimizin bitiminden bir gün evvel, nereye gitsek diye düşünürken, aklımıza uçakta yanımızda oturan Fransız bir teyzenin mutlaka görün dediği Menton’a gidelim dedik. Menton, İtalya sınırında bir şehir. Nice, Cannes ve Monaco’ya göre daha az gelişmiş ama anladığımız kadarıyla Fransızların tatillerini geçirdiği bir yer. Limonlarıyla ünlü bir yer, dolayısıyla şehre girer girmez limonatacılar turistleri bekliyor. Adamlarda limon o kadar önemli ki, Yaradılış Efsaneleri’nde elma yerine limon geçiyor.

Menton’da hava kötüyse yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Denize girip girmeme konusunda kararsız kaldık ve şehirdeki en önemli yapı olan eski bir katedrale gittik.

Katedral demişken; Rusya dışındaki en büyük Rus Katedrali olma özelliğini taşıyan fakat belki de içine giremediğimden dolayı bu yazıyı bitirirken aklıma gelen yapıdan bahsetmediğimi farkettim. Oysa orayı bulmak için bayaa bir yol yürümüştük. İçine niye giremediğim ise ayrı konu, şort giydiğim için beni almadılar. Kapıdaki adama Rumum, Ortodoksum dedim, adım 2mi3 dedim…İnadı tuttu almadı, eşimin şalını belime sarıp girmeye çalışınca da burası sirk değil diyerekten azarı yapıştırdı. İnançlara saygımız sonsuz ne yapalım…

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Russian Cathedral, Nice -2mi3-

Benim gibi denizden ne çıkarsa yiyen bir adam için cennet olan bu ülkede bir hafta su gibi geçti. Yazımın başında da belirtmiştim, ne kadar mükemmel olduğunu gezerken değil döndükten sonra anladım. İnsanca yaşamışım bir hafta, trafikte saatler kaybetmeden, açık havada boğulmadan, baş ağrısı yaşamadan…

Eğer gitmeyi düşünürseniz, özellikle yaz aylarını tercih edin diyeceğim ama o zaman da denize girmekten başka birşey yapmaz insan. Dolayısıyla Eylül’ün ilk haftası iyidir…

Yazan : Dimitri Daravanoğlu

Fotoğraflar : Yesim Minn ve Dimitri Daravanoglu

Kaynakça :

1-) http://www.athenapub.com/nicecim1.htm

Advertisements