2mi3 The Great Mardin’deydi…

http://www.izlesene.com/embedplayer.swf?video=804981

2mi3 mardin gezisi | izlesene.com

Bundan iki-üç hafta önce şirketten Mardin’e gideceğimi söylediklerinde inanasım gelmedi…Hatta o zaman küçük çaplı bir bunalımda olmam (manik depresifin depresif yönü) beni ‘Ne işim var lan benim Mardin’deeeeeee’ diye haykırışlara sürükledi…Derken gün geldi,bileti aldık çantayı toparladık…Bir baktım ki Mardin’e gelmişim…Uçaktan inerken solumda kalan ovanın Yukarı Mezopotamya Ovası olduğunu öğrendiğimde bir anda dünyam değişti…Gelmiş geçmiş bir sürü önemli uygarlığın ayak bastığı,savaştığı,yaşadığı topraklar….Resimlerde gördüğüm ve anlatanlardan dinlediklerimde hiç etkilenmiyordum..Ama gerçekten de zamanın durduğu yermiş Mardin…

UluCamii ve Mezopotamya

Recep Bey karşıladı beni Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden…Arabaya biner binmez,ağabey kardeş gibi olduk..Başladık muhabbete…Bana bir tepe gösterdi,’Bak asıl Mardin orası’ dedi bana…Yaklaştıkça heyecanlanmaya başladım..Efsanelerdeki bir şehir gibi gözüküyordu…Neyse nihayet geldik asıl Mardin’e….İlk durağımız Mardin Müzesi’ydi…Yapmayı düşündüğümüz Aydınlatma Tasarımı ile ilgili ölçümleri almadan önce müze müdürü ile tanıştım…Çayımı içerken içeri bir kız girdi…Tanıştık ve bana kalbimi durduracak bir soru sordu…’Siz arkeolog musunuz? ‘ …Kalbimi tuttum,bir ah çektim içten..Dedim ben 12 yaşımdan beri arkeoloji ile ilgilenmek istiyorum ama elektrik mühendisi oldum…Kendisi de tarihçi olmak istiyormuş ama haritacı olmuş..Ülkemizin mükemmel eğitim sistemi mağduru iki insan karşı karşıya…

Müzenin ölçümlerini aldıktan sonra,içerisini dolaşmak istedim…Gördüğüm küçük zeus heykeli ve pan heykeli beni benden aldı..Zaten Antik Yunan Çağı’na ilişkin tek eser bu heykellerdi…Geri kalanlar diğer uygarlıklara ait eserlerdi…Müzeden çıktıktan sonra Recep Bey Mardin’de yürüyerek gezmeyi önerdi,seve seve kabul ettim..Belki bir daha kolay kolay gidemeyeceğim bir şehirde,doya doya gezmek,yürümek beni çok mutlu edecekti…Ulu Camii,Şehitzade Camii,tarihi konaklar (hani şu ağaların yaşadıkları),eski kiliseler,çarşılar…Hepsini dolaştık..Şahmaran Ustası Hasan Özcan ile tanıştım…Bakır tepsilere şahmaran işliyor,cam üstüne şahmaran boyuyor…Dükkanı ise eskiden sultanların çarşıda gezerken dinlendikleri yer…

Sahmeran

Bütün ölçümler bittikten sonra,Recep Bey sağolsun,programda olmamasına rağmen beni 5.yüzyıldan kalma Süryani Manastırı DeyrulZafaran’a götürdü…Burası daha da eskiden güneşe tapanların tapınağıymış,sonradan süryani manastırı olmuş..Ama muazzam bir yer…Resimlerde gördüğüm de hiç etki yaratmamıştı üstümde,ama içinde olunca kendinizi kaptırmamanıza imkan yok..Zaman makinesine binmiş gibi,o çağlara dönüyorsunuz bir anda…

DeyrulZafaran

DeyrulZafaran’da çok farklı ikonalar gördüm..Süryaniler de Ortodoks oldukları için ikona tarzları aynıydı,ama detaysız ve sanat kaygısı içermeden,bez üstlerine çizilmiş olmaları çok farklı ve çok samimi geldi bana…

İkona

Yukarı Mezopotamya Ovası geceleri adeta bir deniz gibi gözüküyor…Demişlerdi de inanmamıştım…Otel odasının camından baktığımda kendimi sanki Bostancı’da yüksek bir yerde oturmuş,BüyükAda,HeybeliAda’yı izliyor,demir atmış gemilere bakıyormuş gibi hissettim…Ovanın ufuk çizgisiyle birleştiği yerde Suriye’nin ışıklarını görmek bana İstanbul’dan 1400küsür kilometre uzakta olduğumu bir kere daha hatırlattı..

Gunes Tapinagi

DeyrulZafaran’daki Güneş Tapınağı:Doğuya bakan bu pencereden yeni doğan güneşin ilk ışınlarının içeri girmesiyle,güneşe tapan insanlar burada ibadet ederlermiş…

Kuyu

DeyrulZafaran’da bulunan iki kuyudan biri.Buz gibi suyu olurmuş..

Mardin’den dönesim pek gelmedi,en azından bir hafta orada yaşamak istedim..Pazardan alışveriş yapayım,küçük taş bir evde yaşayayım istedim…Ama ertesi gün saat 10:10 uçağıyla geri geldim İstanbul’a…Kısacası hayatımda en kısa ama en etkili turlarımdan birini yaptım,doya doya gezdim Mardin’i bir gün içerisinde…

Cesme

Şehitzade Camii Külliyesi içerisinde bulunan Çeşme.

Mardin’de sordum çocuklara Tayfun Talipoğlu havasıyla…’Yaşınız kaç? ‘ Hepbir ağızdan ‘Sekkkizzzz’ dediler 🙂

İlyada ve Odysseia’dan bir detay…

 

Homeros 2mi3

Dünya Edebiyatı’nın en eski ve en önemli eserlerinden biri olan,Antik Yunan yaşam tarzını,inancını ve kültürünü bize aktaran Homeros’un İlyada ve Odysseia’sını ilk defa orjinal haliyle okuyorum.Daha evvel pek çok kez romanlaştırılmış,kısaltılmış olan bu iki önemli eserin orjinal haliyle okunduğunda çok daha farklı hisler yarattığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Mitoloji severlerin bildiği gibi,Odysseus ,İthaka Kralı olmakla beraber,Truva Savaşı’nda son derece önemli bir role sahip olup,savaş sonrasında yaptığı yolculuğu ayrı bir destan olmuş,önemli bir şahsiyettir.Yunan Mitolojisi’nde Odysseus’un ,Poseidon’un oğlu olan Kiklop Polyphemos’un elinden kaçışının farklı bir öyküsü vardır.Polyphemos kör edildikten sonra,Odysseus’un sağ kalan askerleri kendilerini ,orada bulunmakta olan koyunların karın kısmına bağlarlar.Odysseus ise bir koçun karın kısmına bağlar kendisini.Bunun sebebinden bahsetmezler mitoloji kitaplarında  pek.İnsanın okudukça mantık yürütmesi gerekir.Ben ilk okuduğum da ‘Odysseus kral olduğu için ve askerlerinin onu takip edebilmesi gerektiği için,o karambol esnasında farkedilsin diye kendini koça bağladı’ diye düşünmüştüm.Fakat Homeros’un bu destanı yazarken düşündüğü başka birşey olmuş olabilir.

Can Yayınları’ndan çıkmış olan Azra Erhat’ın çevirdiği İlyada’nın 123 ve 124. sayfalarında 196-197-198. satırlara denk gelen bölümde Priamos şöyle demektedir,Odysseus hakkında bilgi alırken Helena’dan….

”Bırakmış silahlarını erleri besleyen toprağın üstüne,

erler arasında yürüyor bir koç gibi.

Sütbeyaz bir koyun sürüsü içinde gidip gelen

bol yünlü bir koça benzetiyorum ben onu.”

Priamos,Odysseus’u orduların karşılaşması sırasında gördüğünde bu şekilde benzetir.

Gelelim konumuza,İlyada destanı Odysseia’dan öncesini anlatır.İlyada Truva Savaşı’nın,Odysseia Odysseus’un eve dönüşünün öyküsüdür.Acaba Homeros İlyada’yı hazırladığı sırada Odysseus ile ilgili yaptığı bu benzetmeyi çok hoş bulup,Odysseia’da da işlemek mi istedi?Yoksa önce Odysseia’yı hazırladı ardından İlyada’yı yazarken  dinleyicilere bir sinyal mi vermek  istedi? Ya da Truva Savaşı sırasında Priamos gerçekten de böyle bir benzetmede bulundu,Homeros’ta hoşuna giden bu benzetmeyi Odysseia’nın bir bölümünde kurgulamak mı istedi?

14,02,09 tarihinde vapurda okurken farkettiğim bir anektod.

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Homeros,İlyada,Çev.Azra Erhat,Can Yayınları,İstanbul,24.Basım 2008

2-)Homeros,Odysseia,Çev.Azra Erhat,Can Yayınları,İstanbul,21.Basım 2008

2mi3′nin Metal Jubilesi

Metallica 2008 İstanbul

27 Temmuz 2008….Saatlerce bekledim diyemeyeceğim,yıllarca bekledim bu konseri.99 yılında enişte kazığıyla gidememiştim…’Ben seni sokarım koçum kapıda tanıdık var’ diye aldırtmadı bana bileti ve netice olarak 9 yıl bekledim.Yıllarca bir sürü metal konserine gittim…Havasız mekanlarda,ter kokusu içinde,işte müzik budur oo yeahh dercesine kafa salladım…O zamanlar adamlar öyle manyak böyle efsane derken dün gece keşke hayatımdaki gittiğim ilk ve tek konser Metallica olsaymış dedim.Kimilerinin 99dan çok daha iyi bu konser demesi içime su serpti.Saat 10a10 kala sahneye Metallica çıktı…Ecstasy of Gold ve ardından Creeping Death….For Whom The Bell Tolls,Harvester of Sorrow,Lepper Messiah derken Ride the Lightning ve No Remorse gibi thrash şaheserlerinin çalınması beni benden aldı…Sesim hala kısık,boynum eğik duruyor…Ve sanki bu akşam,yarın akşam ve her akşam Metallica konserine gidecekmişim gibi bir heyecan üstümde…12 sene bekledik boru değil….Yeni metalci arkadaşlar boyunun ölçüsünü aldı bu konserde…Özellikle gerçek Metallica şarkılarının çalınması çoğunda bir şok etkisi yaratmıştır…

Birkaç hafta evvel gittiğim Judas Priest rezaletinden sonra (Konser diyemeyeceğim ona) Metallica bana ilaç gibi geldi…Konser izledik çünkü,sevilen şarkılar çalındı,beklenmedik şovlar yapıldı…Hele James’in konsere gelenlerle diyalogları…..

Metallica ile metal müziğe başladım,Metallica ile kapadım…Saçları tamamen kesiyorum artık..Mission Complete….Beklenen efsaneyi izledim,torunlarıma anlatacak bir hikayem var…Gözüm açık gitmeyeceğimden eminim….

Konser playlist:
00. extacy of gold
01. creeping death
02. for whom the bell tolls
03. ride the lightning
04. harvester of sorrow
05. welcome home (sanitarium)
06. leper messiah
07. …and justice for all
08. no remorse
09. fade to black
10. master of puppets
11. whiplash
12. nothing else matters
13. sad but true
14. one
15. enter sandman
– – – – –
16. last caress
17. motorbreath
18. seek and destroy

Metallica adamı eğitir,arındırır,haşat eder…ha bu böyle biline…..

Metallica 2008 Bilet 2mi3

Akşam eve o keyifle gittikten sonra televizyonda terör ile karşılaşmam keyfimi kaçırmadı değil…Terörü lanetliyorum bir kez daha….

Symposion’dan Aşk,Cinsellik ve Eşcinsellik Üzerine Bir Alıntı…

Geçenlerde bir arkadaşım bana birisinin gay olduğunu söylediğinde pek şaşırmadım .Kimseyi cinsel tercihine göre yargılamamak lazım.Eşcinselliğin bir rahatsızlık mı bir seçim mi olduğunu düşündüğüm günlerde şöyle bir teoride bulundum.Eğer Tanrı ve Reenkarnasyon kavramları varsa eşcinsellik bir bedene farklı cinsten bir ruhun girmesiyle oluşur.Erkek doğan bir bebeğe kadın ruhunun denk gelmesi gibi.Tabii Tanrı kavramı işin içine girince bu sefer de kader,günah gibi kavramlar beraberinde geliyor.

Şu an Platon’un Symposion isimli kitabını okuyorum.İlk başlarda sıkıcı başlayan kitap,ortalarında beni zaten hayranı olduğum Antik Yunan kültürüne iyice bağladı.Bundan yaklaşık 2500 yıl evvel yazılmış bu kitapta bakın aşk, cinsellik ve eşcinselliğe nasıl değiniyor:

”İnsan aslında neydi, ne oldu, önce bunu bilmemiz gerek. Çünkü insan,
her zaman bugünkü gibi değil, bir başka türlüydü. İnsan soyu ilkin üç çeşitti.
Şimdiki gibi erkek, dişi diye ikiye ayrılmıyordu, her ikisini içine alan bir
üçüncü çeşit daha vardı. Bu çeşidin kendi kayboldu, sadece adı kaldı:
Androgynos denilen bu çeşidin adı gibi biçimi de hem erkek, hem dişiydi; bugün
sözü edilmesi bile ayıp sayılır. İşte bu insanlar yuvarlak sırtları ve
böğürleriyle tostoparlak bir şeydiler. Her birinin dört eli, bir o kadar da
bacağı vardı. Yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters
yöne bakan iki yüzlü bir tek kafa, dört kulak; edep yerleri ve herşeyleri de
ona göre hep ikişer. Yürürken istedikleri öne doğru, bizim gibi, düpedüz adım
atabilir, koşmak istedikleri zaman da, tepetaklak, havaya fırlayan
bacaklarıyla bir tekerlek olur, sekiz kola, bacağa birden dayandıkları için,
döne döne uçar giderlerdi. Peki ama, neden insanlar üç çeşitti, neden dediğim
gibiydiler? Çünkü erkek, aslında güneşten gelmeydi, dişi bu dünyadan, ikisini
birleştiren cins de aydan; ay hem güneş, hem de dünyaya bağlı ya. Toparlak
olmaları, döne döne gitmeleri de bu gezegenlere çektikleri içindir, Homeros’un
anlattığı Ephialtes ile Otos, bu cins insanlar olacak. Hani göğe
tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler.

Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar görüşmüş, konuşmuşlar, ne
yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek, devler gibi
soylarını yıldırımla yakıp, kül etmek istemiyorlarmış (çünkü o zaman
insanların kendilerine sundukları kurbanlar bitermiş), öte yandan da
küstahlığın bu derecesine göz yumamazlardı. Zeus uzun uzun düşündükten sonra,
“Galiba bir çare buldum,” der, “insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten düşüp
hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem
de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Üstelik iki bacak
üstünde doğru dürüst yürüyecekler. Yine de hadlerini bilmez, uslu
durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim, bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya
giderler.”

Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler, tıpkı bir
meyveyi kışa saklamak için ikiye böler gibi, ya da bir yumurtayı ince bir
kılla ortasından keser gibi.

Zeus, kestiği adamların yüzünü boyunlarıyla Apollon’a tersine
çevirtmiş ki, kesilen yerlerini görsünler ve akılları başlarına gelsin.
Yaralarını iyi etmesini de buyurmuş. Apollon da yüzlerini tersine çevirmiş,
derilerini şimdi karın dediğimiz yerde bir kesenin ağzını kapar gibi
birleştirmiş, orta yeri sıkı sıkı büzmüş ve bir tek delik bırakmış. İşte biz
buna, göbek diyoruz. Sonra bakmış buruşuklukları var, onları düzeltmiş,
ayakkabıcıların deriyi yontmak için kullandıkları bıçağa benzer bir araçla
göğüslerine bir biçim vermiş; ama eski hallerini unutmasınlar diye, karnın ve
göbeğin ötesinde berisinde birkaç kırışık bırakmış.

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip,
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek
arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek,
açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan,
bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rasgele sarıldığı bir insan bir erkek
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi
yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine
acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada
olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp
çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya
başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan
soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa,
arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka
amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir
zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir
tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva
oluyor.

Her birimiz bir insanın symbolon’u, tamamlayıcı parçasıyız, pisi
balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı
parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir
parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin
çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar
da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz
vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından
çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını
ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler;
onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırkar. Çocuklar ve delikanlılar
arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok
onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu
işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu
için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur:
Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler.
Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği
evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye
yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara.
Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri
sever yalnız.

İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister
erkek çouklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık,
sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez.
Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini
anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren
zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı
bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi
bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına
dikilip soruyor: “Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?” Bu soru
karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: “Şu mu yoksa
candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne
gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi
bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken
bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten
sonra da, öbür tarafta Hades’te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü
paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı
mısınız?” Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey
isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:
Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.”

Özetleyecek olursak Yunan Mitolojisine göre her insanın gerek farklı gerek aynı cinsten en uyumlu ve en mutlu olacağı bir yarısı vardır.Adamlar 5000-6000 sene evvel aşk cinsellik ve eşcinselliğe bir açıklama getirmişler.Bugün aşamadığımız bir çok konuyu bazen mitolojik hikayelere dayanarak bazen de kafalarını kullanarak çözmüşler.

**Platon-Symposion’dan alıntı yaptığım bölümü  http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=601 adresli siteden kopyaladım.Kitap Kabalcı Yayınları Humanitas Yunan ve Latin Klasikleri dizisinden çıkmıştır.İlgilenenlere duyurulur..

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Platon,Symposion (Şölen),Çev.Eyüp Çoraklı,Kabalcı Yayınevi,İstanbul,2007

Decameron ve Altın Eşek’in ortak hikayesi üzerine…

Daha evvel bu iki kitap üzerine ayrı ayrı yazmıştım….Altın Eşek’i hala bitiremedim ama sonlarına doğru yazarın anlattığı bir hikaye dikkatimi çekti…Çünkü bu hikaye Decameron’da da geçiyor.Altın Eşek MS.127-170,Decameron ise 1348-1351 yılları arasında bir zamanda yazılmış.Öncelikle iki kitabın da içerdiği hikayeden bahsedeyim…

Çapkın bir kadın,kocasını aldatmaktadır.Birgün kocası eve erken gelir ve kadın sevgilisini evdeki fıçının içine saklar..Kocasına fırça çektikten sonra,para kazanmak için fıçıyı sattığını ve alacak kişinin de fıçıyı kontrol etmek üzere içinde olduğunu söyler…Kocası da müşteri görünümlü sevgiliyi fıçının içerisinden çıkararak fıçının dibini kendisi tamir eder…Tabii tamir ederken kadın ve sevgilisi beraber olur…Kısacası aptal koca,kurnaz kadın,genç sevgili üçgeninde geçen bir hikaye…

İki kitabın da içeriği aslında aynı..Altın Eşek’de eşeğe dönüştürülmüş bir adamın,yolculuğu sırasında duyduğu hikayeler anlatılırken,Decameron’da 10 gün boyunca 10 kişinin birbirine anlattığı hikayeler geçmekte..Anlayacağınız Lucius Apuleius (Altın Eşek yazarı),Boccaccio’nun (Decameron yazarı) yaptığını 1200 yıl evvel yapmış…

Bana ilginç gelen bu hikayenin Apuleius’un yazdığı günden 1200 sene sonra tekrar anlatılması ve 800 sene sonra bizim burada okuyabiliyor olmamız….Kafamdaki ‘acabalar’ ise : 1-Böyle bir olay gerçekten yaşanmış mı? 2-Boccaccio ,Apuleius’un kitabını okuyup mu esinlenmiş? 3-Yoksa bu şekil bir aldatma hikayesi birkaç ailede gerçekleşmiş mi? 🙂 4-Ya da bu hikaye binlerce yıl dilden dile,bölgeden bölgeye ulaşmış mı bir efsane mi ?

Bu iki kitabı okuyup,binlerce yıldır insanların zihniyetinin hiç değişmediğini,bilinçaltımızda insanlığın varoluşundan beri cinselliğin yattığını,kadın erkek ilişkilerini irdelerken aslında zaman eşya ve makinelerden başka hiçbirşeyin ilerlemediğini görebiliriz…Herşey değişiyor gelişiyor ama düşüncelerimizi ve duygularımızı ele geçirip yönlendirebilen bilinçaltımız sabit…

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

Kaynakça:

1-)Boccaccio G.,Decameron,Çev.Rekin Teksoy,Oğlak Yayınları,İstanbul,2002

2-)Apuleius L.,Altın Eşek (Asinus Aureus),Çev.Furkan Akderin,Alfa Yayınları,İstanbul 2007

Altın Eşek’den bir alıntı üzerine….

”Artık zevk eğlence kalmadı, oyun da yok,nereye gitsen bir tatsızlıkla karşılaşıyorsun,sevişip evlenenler olmuyor,sevgileriyle ailelerinin keyfini yerine getirecek çocuklar doğmuyor,her yerde saçma sapan işler var ,insanlar dostluk nedir,onu bile unuttu artık.”

Lucius Apuleius (Altın Eşek’ten alıntı)

Bu cümleyi okuduğumda bir anda kitabın hangi yıllardan bahsettiğine dair bir şüphe kapladı içimi…Kontrol ettim…M.S 150 yıllarına denk geliyor…Afrodit oğlu Eros için bu şekilde yakarıyor…Peki günümüzden farkı ne bunun?Hangi tarihde bunların hepsi en mükemmel şeklindeydi? Herşeyin mükemmel olduğu bir dönem var mı insanlık tarihinde? Varsa ne mutlu o dönemin insanlarına….

Ya geçmişin de geçmişi mükemmeldi,ya da yaşanılan herşey bir hoşnutsuzluk , bir tatminsizlik yaratıyor insanlarda….Annem de ,anneannem de,onun anneannesi de…vs. hep böyle yakarışlarda bulundular….Meğer 1900 yıl evvel de aynı yakarışlar varmış….

Acaba mükemmel dönem var mıydı? Yoksa hoşnutsuzluktan mı ibaret hayatlarımız….?

Yazan:Dimitri Daravanoğlu

12 TANRI’YI YAŞAMAK

 

12 Holy Gods 2mi3

Rüzgarın ağırlığını hissetmek için uzattım saçlarımı,deniz kokusunu sindirmek için yüzüme,saldım bıyık ve sakalımı.Güneşi üzerime çekmek için giyindim simsiyah.Metalci dediler,dinlerdim ama niyetim o değildi.Yüreğimde 12 tane Tanrı vardı.Hepsini ayrı ayrı hissediyordum.Ateşi bile kibritle yakmaktan zevk aldım.Doğal geldiği için,Ateş Tanrısı HEPHAESTUS’un parmak şıklatmasını duydum hep o ilk cızırtıda.Onun evinin kokusu sindi parmaklarıma .

Garip geldi insanlara bu tavırlarım,asıl garip olan onlardı benim için.Çıplak ayakla toprağa basmam marjinal olmak için değildi.PERSEPHONE çıkmış mı yeryüzüne onu hissetmeye çalıştım DEMETER’in toprağında.Güneş üzerime her vurduğunda APOLLON’un bedenini hissediyordum ikinci kişiliğim olarak.Bakışlarımdan ışık saçtığımı düşünüyordum.

Deniz kokusu POSEİDON’un traş losyonuydu suratımda.Beni kıskanan bir kız da HERA’nın bakışlarını görüyordum.HERA’nın gözleriydi EROS’un aşk okunu bana iyice saplayan.

İnsanlar marjinal dediler bu yaşamıma,oysa benim hayatta tek ,pardon 🙂 12 yönden bağımdı bu hisler.Biri eksilse dengesizleşiyordum.İşte o zaman HADES’in gülüşü geliyordu kulağıma.3000 yıl önceki inanç ,şu an ki mitolojiydi beni mutlu eden.Hala da öyle ….

Yazan:Dimitri Daravanoğlu